06/05/2015

Modanın sonu, değişimin başlangıcı


Ünlü trend avcısı Lidewij Edelkoort, hazırladığı Anti_Fashion Manifesto’yla modanın öldüğünü ilân etti. Yas tutmak yerine, geleceğin fikirlerini avlamak için çılgınca bir merak duyduğunu söyleyen Edelkoort’un öngörülerine kulak veriyoruz.



Moda başkentlerinde 2015 sonbahar-kış sezonu defileleri sergilenirken Lidewij Edelkoort, Güney Afrika’daki Design Indaba Festivali’nde 2016 ilkbahar-yaz sezonu için trend tahminlerini paylaştı ve modanın sonunun geldiğini duyurduğu Anti_Fashion Manifesto’yu okudu. 10 maddelik manifesto, moda endüstrisinin açmazlarını net bir şekilde ortaya koyuyordu. O esnada sokak modası fotoğrafçısı Tommy Ton’un kamerasına gülümseyen zamane stil ikonlarının, soluksuz koleksiyon üretmek durumunda olan moda tasarımcılarının, Bangladeş’te kötü şartlarda çalışarak hızlı modaya giysi yetiştirmekle uğraşan tekstil işçilerinin ve oburca kıyafet satın alan tüketicilerin henüz bu manifestodan haberi yoktu muhtemelen. Fakat Edelkoort’un şaşmaz tahminleri uzun vadede gerçeğe dönüştüğünde endüstriye dahil olan herkes bu durumdan etkilenecek gibi görünüyor.

65 yaşındaki trend avcısıyla, sayısız iş seyahatinin duraklarından biri olan İstanbul’da bir otel odasında buluştuğumda, “Hayatım boyunca modayla yaşadım ve modayı seviyorum. Dolayısıyla manifestoyu yazmak benim için hiç kolay değildi. Hatta üzücüydü” diyerek söze başlıyor. Peki neden şimdi? “Çünkü moda artık kendini çeviremiyor. 2015 sonbahar-kış defilelerinin sergilendiği moda haftalarını geride bıraktık. Belli başlı gazeteciler defilelerde hiçbir yenilik olmadığını ve trendlerin bittiğini yazdı. Paris’te, Zoolander filminin oyuncuları Ben Stiller ve Owen Wilson’ın Valentino defilesine çıkması olay yarattı. Geçmişte Yves Saint Laurent’ın fiyonk yakalı transparan bluzu gazetelerin ilk sayfasında yer alırdı. Artık sadece giysiler yetmiyor, onlar ancak iki aktör ve bir film duyurusuyla birlikte haber değeri taşıyor. Moda, kendi kuyusunu kazdı.” Yine de karamsar değil. Moda endüstrisini 21. yüzyıla uygun hale gelecek şekilde yeniden yapılandırmak gerektiğine inanıyor. Ona göre asıl değişim şimdi başlıyor.

Geleceğin peşinde
Lidewij Edelkoort sosyo-kültürel trendlerin gelişimini inceleyen bir gelecek arkeoloğu. Arkeologlar geçmişin parçalarını birleştirerek günümüzü anlamaya çalışırken, Edelkoort, geleceğe dair tahminlerinden bir bütün oluşturarak global eğilimlerin gidişatını gözlemliyor. Bunu yaparken de tamamen sezgileriyle hareket ediyor. Sezgilerini bir atlet gibi eğittiğinden söz ederken “Hayatım boyunca sezgilerimi geliştirmekle uğraştım. İlk başta onları dinlemiyordum. Sezgilerim “Neon renklere odaklan” dediğinde, beynim “Yine mi neon?” diyordu. Trendleri yakalamanın kreatif bir yanı yok. Neredeyse mekanik olduğunu bile söyleyebilirim. Onları ele alış biçimim, kelimelere dökme şeklim ve onlara verdiğim isimler fark yaratıyor. İşin kreatif yanı burada” diyor.

2003’te, TIME dergisinin Modadaki En Etkili 25 İnsan listesine giren trend avcısının bugüne kadar çalıştığı moda markaları arasında Donna Karan, Gucci, Camper, GAP, Marks & Spencer, Cerruti, Zegna ve Esprit var. Tekstilden kozmetiğe, yeme-içmeden tasarıma farklı alanlardaki global markalar, Paris merkezli şirketi Trend Union’da hazırladığı trend kitaplarına adeta kutsal kitap muamelesi yapıyor. Hal böyle olunca, modanın sonunun geldiğini duyurduğu manifesto da büyük ses getirdi.

Edelkoort, modanın içinde bulunduğu çıkmazla ilgili pek çok sebep öne sürüyor. Tekstil endüstrisinde ustalığın kaybı, giysi üreten fabrikalardaki kötü çalışma koşulları ve sadece beğendikleri şeyleri paylaşıp, beğenmedikleri hakkında fikir beyan etmeyen, “like” jenerasyonu olarak adlandırdığı blogger’larla markalar arasındaki yakın ilişkiler bunlardan bazıları. Modanın artan hızıyla birlikte tasarımcıların maruz kaldıkları gerilimle ilgili de söyleyecekleri var. “Viktor & Rolf ve Jean Paul Gaultier’nin hazır giyim koleksiyonu tasarlamayı bırakmaları ciddi bir gösterge. Sektörün baskısından yorgun düştüler. Tasarımcılar bir marka için koleksiyon hazırlarken, markanın DNA’sını yansıtan kilit parçaları, bir önceki sezonun en iyi satanlarının tekrarını ve sezonun ruhunu yansıtan tasarımları yapmak zorundalar. Yaratıcılıklarını gösterebilecekleri kreasyon sayısı 10’u geçmiyor. Bu sistem onlara yaratıcılık alanı tanımıyor. Sektörün doyumsuzluğu sistemi bu hale getirdi.”

Bu noktada tüketici olarak bizlerin doyumsuzluğu da rol oynuyor aslında. Tüketim miktarı o kadar fazla ki üretilenler gözümüzde değerini yitiriyor. Edelkoort, hızlı tüketilen ucuz markaların, kıyafetleri prezervatif gibi kullanıp atabileceğimiz mesajını verdiğine inanıyor. “Toplu üretilen ürünlerde her şey makinelerle ve köle gibi çalıştırılan insanlarla yapılıyor. Bu insanlar sektöre daha fazla kıyafet sağlamak için ölüyorlar.“ Edelkoort’un, zaman zaman dillendirilen gerçekleri olanca çıplaklığıyla anlatması, manifestodaki argümanlarına ne kadar güvendiğini gösteriyor.


Sırada ne var?
Edelkoort, “Giysileri yüceltelim” diyerek manifestoya son verdi. Bunun ne anlama geldiğini merak ediyorum. “Bir ceketin kesimine, bir elbisenin desenine veya jakarın dokumayla karışımına odaklanacağız. Böylece giysilere duyduğumuz aşkı alevlendireceğiz. Giyinmenin ne demek olduğunu yeniden keşfedeceğiz.” Kıyafetlere değer verildiğinde onların güzelleştiklerine inanıyor. Anlık bir kararla yeni bir kıyafet satın almak yerine, gardıropta giyilmeyi bekleyen parçalara bir göz atmak hiç fena fikir değil.

Modanın tükenişinden bahsediyor olsak da Edelkoort gelecekle ilgili iyimser. ”Phoebe Philo, Stella McCartney ve Isabel Marant gibi kadın tasarımcılar sadece kıyafet tasarladıklarını vurguluyorlar. Maje, Comptoir des Cotoniers, Vanessa Bruno, Paul & Joe gibi köprü markaların büyümeleri de sessiz bir devrime işaret ediyor. Bu markalar çok az reklam yapmalarına rağmen gelişiyorlar. Çünkü “gerçek” kıyafetler satıyorlar. Tek bir ürüne odaklanan markaların arttığını göreceğiz. Ayrıca haute couture önem kazanacak. Couture hiçbir zaman modayla ilgili olmadı. Bu alanda tamamen kıyafetler ve onların kesimi, formu, kalıbı ön planda. ‘Semi-couture’ veya kişiye özel dikim yükselişe geçecek.”

Biz her sezon yepyeni trendlerle modanın tazelendiğini düşünüyor olsak da Edelkoort trendlerin çok yavaş geliştiğini söylüyor. “Bir giysinin kilit trendler arasına girmesi için 10 yıl gerekiyor. Mesela, gömlek ve bluzlar yavaş yavaş geri dönüyor. İnsanlar tişört giymeye alıştılar, gövdeleri ve duruşları da buna göre şekil aldı. Dolayısıyla bu trend zamana yayılacak.” Sosyal medya sayesinde her trendi hızla paylaştığımızı zannederken gerçekte gelişme hızının düşük olması ironik değil mi?

Bilgi paylaşımı artsa da, teknoloji müthiş bir hızla ilerlese de insanın geleceğin bilinmezliğini anlamlandırma çabası hiç bitmiyor. “Henüz bizim farkında olmadığımız ama sizin kokusunu aldığınız bir trend var mı?” diye soruyorum. “Arkeolojik fikirlerle ilgilenme eğiliminde olacağız. 20. yüzyıla bakmak yerine milattan önceki dönemleri anlamaya çalışacağız. İnsanoğlunun vahşiliğinin her yanı sardığı, insan olmaktan utandığımız bir dönemdeyiz. İlk insanların yaşayışlarını incelemek, içinde bulunduğumuz dönemi atlatabileceğimize dair umut verecek.” Söylediklerini deşifre etmek istercesine devam ediyor: “Bir zamanlar Lyon Tekstil Müzesi’nde Mısır Uygarlığı’na ait yatay pilili çay rengi bir elbise görmüştüm. Bu elbiseye bakmak beni günümüze taşıdı ve Issey Miyake’yi gözümün önüne getirdi. Eski uygarlıklardan parçalar zaman makinesi işlevi görür.” Yüzü daima geleceğe dönük bir trend avcısı olan Edelkoort, geçmişten yola çıkarak geleceğe ulaşmanın sırrını biliyor. 

*Vogue Türkiye Nisan sayısında yayınlandı.

28/04/2015

Do you love me?


“Computers do not have intuition. Computers are machines — machines with brains, but machines without hearts. Yesterday morning, just before coming here, I asked my computer, ‘What’s the weather in Florence?’ and the answer was ‘24 degrees.’ Then I asked, ‘Do you love me?’ and the answer was ‘How would I tell?’ Computers: brain, but no heart.”
Alber Elbaz

24/03/2015

Pop feminizm


Entelektüel ve politik boyutları olan feminizm, Beyoncé, Jennifer Lawrence ve Emma Watson gibi popüler kültür ikonları sayesinde sahneye çıktı. “Meşhur olmak” feminizme yaradı mı?


2014, feminizm kelimesinin senesiydi. İngilizce sözlük Merriam-Webster’ın internet sitesinde en çok aranan kelimeler arasında beşinci sırada o vardı. Time dergisinin 2015’te yasaklanmasını önerdiği kelimeler listesinde yine ona rastladık. Dergi, daha sonra gelen tepkiler üzerine bir özür yazısı yayınlarken, kelimeyi “kara listeye” almak istemesinin nedenini de açıkladı: “Feminizmin kendisiyle ilgili bir problemimiz olmasa da bu hareket, ne zamandan beri neredeyse her ünlünün, sanki partisini açıklamak zorunda hisseden bir siyasetçi gibi, ortalara çıkıp bu konuda kendi duruşunu mutlaka beyan etmek zorunda hissettiği bir harekete dönüştü? Feminizmin üzerinde duralım durmasına ama bunu yaparken onu, bir Susan B. Anthony (kadınların seçme-seçilme hakkı mücadelesinin öncü isimlerinden) yürüyüşünde etrafa konfeti gibi saçtığımız bir etikete dönüştürmekten de vazgeçelim.”

Bu konuda düşünmeye başlarken ben de tam olarak aynı kanıdaydım. Feminist olduklarını iddia eden popüler kültür ikonları, gerçekten de öyle miydiler? Judith Butler, Simone de Beauvoir, Virginia Woolf, Sylvia Plath, Leyla Erbil ve Tezer Özlü’nün kadınlar ve kadınlık halleri üzerine yazdıklarının yanında ünlülerin feminizm söylemleri biraz “light” kalmıyor muydu? Dahası, uğruna sert mücadeleler verilen bu kavram şimdi PR çalışmalarına alet olmuyor muydu? Feminizmin entelektüel bir boyutu olmalıydı ve bu da popüler kültürle yan yana gelemezdi. Bunları düşünerek eğlence dünyasının feminist meşhurlarını kendimce burun kıvırdığım bir sırada, Amerikalı yazar Roxane Gay’in kısa süre önce yayımlanan Bad Feminist adlı kitabından bir alıntıyla karşılaştım. “Kötü feminist yaftasını resmen kabulleniyorum. Böyle yapıyorum çünkü kusurluyum ve insanım. Feminist tarihçe konusunda aşırı derecede bilgili değilim. Bazı zevklerim, kişisel özelliklerim ve fikirlerim ana akım feminizmin çizgisinde olmayabilir ama yine de ben bir feministim. Kadınlar ve erkekler için fırsat eşitliğine inanıyorum.” Belki de feminizmi bu kadar basite indirgeyerek daha iyi anlayabiliriz. En nihayetinde ben de modayı seven, Sex and the City’yi izlemekten hiç bıkmayan, moda dergilerinin sayfalarında kaybolmaya bayılan bir feministim. Çelişkili mi? Belki.

Feminizmin şöhretli hali

2014’te öyle çok ünlü isim feminizm bayrağını taşımaya gönüllü oldu ki. Beyoncé, geçtiğimiz ağustos ayında MTV Video Müzik Ödülleri’nde büyük puntolarla yazılmış feminist kelimesinin önünde Flawless (Kusursuz) parçasını seslendirdiğinde olay yarattı. Aynı parçada Nijeryalı yazar Chimamanda Ngozi Adichie’nin “Hepimiz feminist olmalıyız” başlıklı konuşmasından alıntılar yapmış olması da cabasıydı. Son olarak, Cinsiyet Eşitliği bir Mit başlıklı bir yazıya bile imza atarak, kadın ve erkeğe eşit hak ve fırsatlar tanınmadığını söyledi. Şaşırtıcı olsa da feminizmi sahiplenen ünlüler kervanına Miley Cyrus da katıldı. “Dünyanın en büyük feministlerinden biriymiş gibi hissediyorum çünkü kadınlara hiçbir şeyden korkmamaları gerektiğini söylüyorum” diyerek duruşunu sergiledi. Taylor Swift, Lorde, Emma Watson, Jennifer Lawrence, Claire Danes ve Amy Poehler de “Feministim” diyenler arasındaydı. Kimileri onları alkışladı, kimileriyse bu ünlüleri feminizmi şöhretlerine alet etmekle suçladı. İkonik tasarımcı Karl Lagerfeld de tıpkı ünlüler gibi feminizm “modasına” uydu. Chanel’in 2015 ilkbahar-yaz sezonu defilesi feminist bir protesto eşliğinde sergilendi. Modeller ellerinde ‘Kadınlara öncelik’, ‘Tarih kadının hikâyesidir’ ve ‘Erkekler de hamile kalsın’ yazan pankartlar taşıyarak defileyi sonlandırdılar. Böylece feminizm podyuma da çıkmış oldu.
Feminist dergi Amargi’nin editörü Aksu Bora’ya konuyla ilgili görüşlerini sorduğumda, için için ünlüleri yerden yere vurmasını bekliyordum. Ne de olsa o esaslı bir feministti: “Çok şükür ki ‘hakiki feminist’ belgesi veren bir kurumumuz yok, feminizme giriş sınavı falan da yok. Bir kadın feminist olduğunu söylüyorsa, öyledir. Tapınak rahibeleri gibi ona buna ‘yo, ondan feminist olmaz’ diyenlere bakmayın siz; parayla imanın kimde olduğu belli olmaz! Ben ünlülerin de ünsüzlerin de feminizmi sahiplenmesine seviniyorum. Çok bayıldığım bir feminizm türü olmasa da, ‘ünlüler geldi, feminizmi bozdu’ gibi bir şey düşünmüyorum. Eğer PR çalışmalarının parçası olarak feminizmi sahipleniyorlarsa daha da güzel. Demek ki ‘feminizm öldü’ çığırtkanları haksızmış; feminizmin hâlâ ‘gideri’ varmış.”
Cinsiyet eşitliği fikrini kitlelere ulaştırmayı başaran ünlüleri ille de iyi veya kötü feminist kategorisine sokmaya çalışmak yersiz belki de. Onların temsil ettikleri feminizm türüyle ilgili kafa yormak daha doğru.

Güçlenen kadınlar
Tarihin en ünlü feministlerinden yazar, düşünür, aktivist Simone de Beauvoir, 1976 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda, “Feminist, genel eşitlik için mücadele etmektedir, kadının en az herhangi bir erkek kadar önemli, geçerli olabilme hakkı için” demişti. Popüler kültürün bir parçası olan meşhur kadınlar, farklı girişimlerle erkeklerle eşit olunabileceğini ispatlamayı başardılar. Kendi ayakları üstünde duran, para kazanan, özgürce tercihlerini yapan bu ünlüler, günümüzün güçlenen kadınlarının göz önünde olan simgeleri haline geldiler. İkonik figürlerin başını çektiği bu güçlenme genel anlamda feminist hareket için ne anlama geliyor acaba? Aksu Bora bu duruma eleştirel bir yaklaşım getiriyor. “21. yüzyılın kadın yüzyılı olacağını söylüyorlardı. Bunun ekonomik-siyasal gelişmelerle yakından ilişkisi var. Kapitalist piyasa, daha önce olmadığı kadar güçlü bir biçimde kadın emeğini çağırıyor. Çünkü esnek çalışma ve ‘gayrı maddi emek’ denilen emek türü, giderek çalışmanın temel biçimi haline geliyor. Bu emek biçimi de kadınların zaten bildikleri, yatkın oldukları biçim. Fıtraten değil tabii, tarihsel olarak böyle. Dolayısıyla, kadınların, en azından kentli, eğitimli, orta-üst orta sınıftan olanların ‘girl power’a katılmaları, piyasanın istediği bir şey. Kadınlar açısından bu, bir tür güçlenmeye işaret ediyor elbette: Yuvayı yapan dişi kuş olmaktan, kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü kadına doğru bir dönüşüm. Bu dönüşüme şüpheyle bakmama sebep olan bir şey varsa o da, feminizmin politik bir hareket olmaktan çıkıp bir tür yaşam tarzı, kişisel güçlenme haline gelmesi. "Benim bedenim, benim kararım" sloganında olduğu gibi. 1970'ler feminizminin o güçlü ‘our bodies, ourselves’ (bedenimiz bizimdir) sloganını böyle tuhaf bir hale sokmak, tam olarak bahsettiğim dönüşümü gösteriyor. Biz'den ben'e, oluş'tan karar'a. Oysa politik bir hareket her şeyden önce kolektiftir. Kişisel güçlenmeden çok daha fazlasını ister: Dünyayı değiştirmeyi; yeni bir dünya kurmayı.”

Pop feminizmin kolektif olduğunu söyleyebilmek biraz zor. Popüler kültür ikonlarının “Başardım” madalyasıyla birlikte feminizmi yakalarına takmaları, idealize edilmiş bir kadın tipi yaratma riski taşıyor. Güçlü, başarılı ve kusursuz bir kadın. Bu ‘girl power’ prototipinde başarısızlığa, zayıflığa ve kusurlara yer yok gibi görünüyor. Oysa feminizmin gayesi, her türden kadının gücüyle toplumda kadın ve erkeğin her anlamda eşit olmasını sağlamak değil mi?

*Vogue Türkiye Şubat sayısında yayınlanmıştır.

18/03/2015

Kozaya çekilmek


Jean Cocteau ile ilgili bir hikaye anlatayım: Yirmilerinin başında, o zamanlarda kendini ses geçirmez odasına kapatmış çalışan Proust'u görmeye gider. Ona birkaç işini gösterir ve Proust der ki, "Çok iyi bir yazar olabilirsin ama topluma dikkat et. Dışarı çık, sosyalleş ama bunu hayatının ufak bir bölümüyle sınırlı tut." Ki bunu söyleyen Proust, gençliğinde Paris'te hızlı bir sosyete hayatı yaşamıştır. Ancak "iş" ile "hayat" arasında seçim yapması gereken zamanı da bilir. Bu yalnızca röportaj vermek veya kendinden bahsetmekle ilgili değil - toplumun içinde, en basit anlamıyla insanların içinde - ne derece yer aldığınla, kendine ve başkalarına etkileyici görünmek için saçma sapan harcadığın zamanla ilgili.


18/02/2015

Reddetme sanatı


Ah trendler... Bizi baştan çıkarıp sonra da ortadan kaybolan trendler... Sizinle arama mesafe koyup kendimi keşfe çıkıyorum.


Hiçbir zaman körü körüne trendlerin takipçisi olmadım ama stilimin her sezonun ruhuna göre biraz tesir altında kaldığını inkâr edemem. Yüzlerce defile görüntüsü, modayla ilgili Instagram fotoğrafları, yeni giysiler derken pek çok kez sezon trendlerinin ufak ufak gardırobuma sızdığını fark etmişliğim var. Geçenlerde, Fransız trend tahmin ajansı Nelly Rodi’nin 2015 ilkbahar-yaz sezonunu irdeleyen kitabını karıştırırken okuduğum bir soru uzun süre zihnimde asılı kaldı: “Peki ya arkadaşlarımızın sayısını yüzlerle ifade ettiğimiz günümüzde, aslında tanımak istediğimiz esas kişi kendimizsek?” Modada tüm trendlerin çöpe atılması ve “normalleşmek” bile “normcore” adıyla bir trende dönüşmüşken kendimi tanımaya ve kimliğimi bulmaya hazır mıydım acaba? Trend ve giysi sarmalından çıkıp içimize dönmenin bir yolu olmalı diye düşündüm. Meşakkatli bir süreç olsa da, zaman, giysileri oburca tüketmek yerine trendlere “Hayır” diyerek biraz durma zamanı.

Yeni avcıları
Hepimiz öyle ya da böyle görselliğe bağımlıyız. En son ne zaman telefonunuzu elinize alıp Instagram’a hızlıca göz attığınızı düşünün. Ya da Pinterest’teki sokak modası fotoğrafları arasında ilham biriktirdiğinizi. Yeniliğe olan açlığımızı bir türlü doyuramıyoruz. Teknoloji sayesinde mesafeler kısalıp dünya giderek küçüldüğünden, kitleler halinde yeninin peşinden koşturuyoruz. Aynı kaynaklardan beslendiğimiz için de her yeninin özgünlük ömrü çok kısa oluyor. Böylece, her şey gelip geçici heveslere dönüşerek hayatımızın yeniler yığıntısının üzerinde birikiyor. Hele ki moda söz konusu olduğunda!
Vakti zamanında bir gazeteci, haute couture üstadı Cristobal Balenciaga’dan bir sonraki sezona dair yeni fikirlerini öğrenmek istediğinde “Hanımefendi, benim asla yeni fikirlerim olmaz” cevabıyla karşılaşmıştı. Yeniyle nefes alıp veren moda dünyasına karşı ne radikal bir duruş! Peşine takıldığımız bir sonraki trendle efsunlanırken bu cümleyi kulağımıza küpe yapmakta fayda var.

Modanın gelgitlerine karşı
Trendlere hayır diyebilmek için her şeyden el etek çekip inzivadaki bir keşiş misali yaşamamız gerekmiyor aslında. Fakat içe dönmek, zamanın ruhuna bir nebze olsun kulakları tıkamayı gerekli kılıyor. Kendimizi dinlemek için sükûnete ihtiyacımız var. Ancak bu sayede içimizden gelen seslere kulak kabartıp varoluşumuza dair aklımıza takılanlara kafa yormaya başlayabiliriz.  Bu sesler bize kim bilir neler söyleyecek.
Belki, seçtiğimiz kıyafetleri üzerimize giymek yerine, yarattığımız imajı giydirdiğimizi fark edeceğiz. Ya da giysi tercihlerimizi yaparken kimliğimizi bir kenara bırakıp belirli bir gruba aidiyet kazanmaya öncelik verdiğimizi göreceğiz. Ne olursa olsun arayışlarımız ve keşiflerimiz bizi daha önce ayak basmadığımız bir yere taşıyacak: Gerçek kimliğimize.
“Stil ikonu” etiketini kovalamak nafile. Sadece kendiniz olmanız yeterli. 27 senedir aynı elbise modelini giyen Amerikalı heykeltıraş Michele Oka Doner’a bir bakın. Women in Clothes adlı kitapta trendsavar tarzıyla ilgili şöyle diyor: “Hepimiz aşırılığımızda boğuluyoruz. Biz diyorum. Toplumumuz. Tüketime özendirmenin değerli bir sunak olmadığı da ortaya çıktı. Bu yüzden eksiltin.” Tarzının kilit kelimesi, “eksiltmek.” 1987 yılında Roma’da bulduğu, kaftanla Rönesans cüppesinin karışımı olarak tanımladığı bir elbiseyle gerçek anlamda özgün bir tarz yaratmış olan bu kadın, bugün aynı elbise modelinden 40 taneye sahip. Çok özel durumlar dışında bunlardan başka bir şey giymiyor.

Kimlik arayışı
Antik Yunan dönemi filozofu Epiktetos’un “Öncelikle kim olduğunu bil ve sonra kendini buna göre süsle” demesinin üzerinden yüzyıllar geçmiş olabilir. O gün olduğu gibi bugün de kendini bilmek ve kimliğini aramak emek ve sabır istiyor. Bu arayışta sorgulamak, durmak, düşünmek, ruhumuzun derinlerine inmeye çalışmak ve yüzleşmek var. Kolay değil ama denemeye değer. Neden mi? Çünkü giydiğimiz kıyafetler kimliğimizin aynası. Giysileri üzerimize yapıştırarak karton stiller oluşturmak çok kolay. Ama kimliğimizi bulup tam olarak bizi biz yapan giysileri seçerek özgün tarzımızı inşa edebiliriz. İşte o vakit trendler de vız gelir tırıs gider.

*Vogue Türkiye Ocak sayısında yayınlanmıştır.