12/05/2015
Beyoğlu'nun sesini duyun
İstiklal Caddesi'nden Gölge Kahve'ye doğru gitmek üzere sokağa girdiğimde ürperiyorum. "Ya yerinde yoksa?" diyor içimden bir ses. Beyoğlu'nda sevdiğim mekânların sayısı bir bir azalırken Gölge Kahve yerinde duruyor mu acaba? Neyse ki şimdilik yerinde. Jazz tınıları eşliğinde çalışırken buranın sahiplerinden biriyle hoşbeş ediyoruz. "Vahşi tüketim ve kapitalizmin ortasında kaldık" diyor. Beyoğlu'nun profilinin ne kadar değiştiğinden söz ediyoruz. Onunla konuşurken Birgün'ün Pazar Eki'nde içim burularak okuduğum Meltem Gürle'nin yazısı geliyor aklıma. Ve severek gittiği Laterna Kafe'nin kapanışının ardından söyledikleri "Laterna Kafe'yi geçen ay mühürlediler. Hepimizin halini hatrını soran, şakalarıyla yüzümüzü güldüren, sevdiğimiz reçelden kavanoza koyup yanımıza veren Şeker Teyze'yi de ağlatarak dükkânından kovdular."
Beyoğlu'nda pek çok bina rant uğruna büyük şirketlerin pençesine düşüyor. Türk kahvesinin hasını içtiğiniz Mandabatmaz'ı bilir misiniz? Yakında oranın da kapandığını duyabilirsiniz. Buraların kaderi, gözünü para hırsı bürümüş takım elbiseli, asık suratlı adamların elinde. Üyelikle girilen havalı kulüpler de zincir oteller de Beyoğlu'nun ruhundan iştahla bir parça koparıyor.
Bari siz Beyoğlu'nu başıboş bırakmayın. Zincir mağazalardan bir tişört daha satın almak yerine burada ayakta kalmaya çalışan kafelerde bir şeyler yiyip için.
06/05/2015
Modanın sonu, değişimin başlangıcı
Ünlü trend avcısı Lidewij Edelkoort, hazırladığı Anti_Fashion Manifesto’yla
modanın öldüğünü ilân etti. Yas tutmak yerine, geleceğin fikirlerini
avlamak için çılgınca bir merak duyduğunu söyleyen Edelkoort’un öngörülerine
kulak veriyoruz.
Moda başkentlerinde 2015 sonbahar-kış sezonu defileleri sergilenirken
Lidewij Edelkoort, Güney Afrika’daki Design Indaba Festivali’nde 2016 ilkbahar-yaz
sezonu için trend tahminlerini paylaştı ve modanın sonunun geldiğini duyurduğu
Anti_Fashion Manifesto’yu okudu. 10 maddelik manifesto, moda endüstrisinin
açmazlarını net bir şekilde ortaya koyuyordu. O esnada sokak modası
fotoğrafçısı Tommy Ton’un kamerasına gülümseyen zamane stil ikonlarının, soluksuz
koleksiyon üretmek durumunda olan moda tasarımcılarının, Bangladeş’te kötü
şartlarda çalışarak hızlı modaya giysi yetiştirmekle uğraşan tekstil işçilerinin
ve oburca kıyafet satın alan tüketicilerin henüz bu manifestodan haberi yoktu
muhtemelen. Fakat Edelkoort’un şaşmaz tahminleri uzun vadede gerçeğe
dönüştüğünde endüstriye dahil olan herkes bu durumdan etkilenecek gibi
görünüyor.
65 yaşındaki trend avcısıyla, sayısız iş seyahatinin duraklarından biri
olan İstanbul’da bir otel odasında buluştuğumda, “Hayatım boyunca modayla
yaşadım ve modayı seviyorum. Dolayısıyla manifestoyu yazmak benim için hiç
kolay değildi. Hatta üzücüydü” diyerek söze başlıyor. Peki neden şimdi? “Çünkü
moda artık kendini çeviremiyor. 2015 sonbahar-kış defilelerinin sergilendiği
moda haftalarını geride bıraktık. Belli başlı gazeteciler defilelerde hiçbir
yenilik olmadığını ve trendlerin bittiğini yazdı. Paris’te, Zoolander filminin
oyuncuları Ben Stiller ve Owen Wilson’ın Valentino defilesine çıkması olay
yarattı. Geçmişte Yves Saint Laurent’ın fiyonk yakalı transparan bluzu
gazetelerin ilk sayfasında yer alırdı. Artık sadece giysiler yetmiyor, onlar
ancak iki aktör ve bir film duyurusuyla birlikte haber değeri taşıyor. Moda,
kendi kuyusunu kazdı.” Yine de karamsar değil. Moda endüstrisini 21. yüzyıla
uygun hale gelecek şekilde yeniden yapılandırmak gerektiğine inanıyor. Ona göre
asıl değişim şimdi başlıyor.
Geleceğin peşinde
Lidewij Edelkoort sosyo-kültürel trendlerin gelişimini inceleyen bir
gelecek arkeoloğu. Arkeologlar geçmişin parçalarını birleştirerek günümüzü anlamaya
çalışırken, Edelkoort, geleceğe dair tahminlerinden bir bütün oluşturarak
global eğilimlerin gidişatını gözlemliyor. Bunu yaparken de tamamen sezgileriyle
hareket ediyor. Sezgilerini bir atlet gibi eğittiğinden söz ederken “Hayatım
boyunca sezgilerimi geliştirmekle uğraştım. İlk başta onları dinlemiyordum.
Sezgilerim “Neon renklere odaklan” dediğinde, beynim “Yine mi neon?” diyordu.
Trendleri yakalamanın kreatif bir yanı yok. Neredeyse mekanik olduğunu bile
söyleyebilirim. Onları ele alış biçimim, kelimelere dökme şeklim ve onlara
verdiğim isimler fark yaratıyor. İşin kreatif yanı burada” diyor.
2003’te, TIME dergisinin Modadaki En Etkili 25 İnsan listesine giren trend
avcısının bugüne kadar çalıştığı moda markaları arasında Donna Karan, Gucci,
Camper, GAP, Marks & Spencer, Cerruti, Zegna ve Esprit var. Tekstilden
kozmetiğe, yeme-içmeden tasarıma farklı alanlardaki global markalar, Paris
merkezli şirketi Trend Union’da hazırladığı trend kitaplarına adeta kutsal
kitap muamelesi yapıyor. Hal böyle olunca, modanın sonunun geldiğini duyurduğu
manifesto da büyük ses getirdi.
Edelkoort, modanın içinde bulunduğu çıkmazla ilgili pek çok sebep öne
sürüyor. Tekstil endüstrisinde ustalığın kaybı, giysi üreten fabrikalardaki
kötü çalışma koşulları ve sadece beğendikleri şeyleri paylaşıp, beğenmedikleri
hakkında fikir beyan etmeyen, “like” jenerasyonu olarak adlandırdığı
blogger’larla markalar arasındaki yakın ilişkiler bunlardan bazıları. Modanın
artan hızıyla birlikte tasarımcıların maruz kaldıkları gerilimle ilgili de
söyleyecekleri var. “Viktor & Rolf ve Jean Paul Gaultier’nin hazır giyim
koleksiyonu tasarlamayı bırakmaları ciddi bir gösterge. Sektörün baskısından
yorgun düştüler. Tasarımcılar bir marka için koleksiyon hazırlarken, markanın
DNA’sını yansıtan kilit parçaları, bir önceki sezonun en iyi satanlarının
tekrarını ve sezonun ruhunu yansıtan tasarımları yapmak zorundalar.
Yaratıcılıklarını gösterebilecekleri kreasyon sayısı 10’u geçmiyor. Bu sistem
onlara yaratıcılık alanı tanımıyor. Sektörün doyumsuzluğu sistemi bu hale
getirdi.”
Bu noktada tüketici olarak bizlerin doyumsuzluğu da rol oynuyor aslında.
Tüketim miktarı o kadar fazla ki üretilenler gözümüzde değerini yitiriyor.
Edelkoort, hızlı tüketilen ucuz markaların, kıyafetleri prezervatif gibi
kullanıp atabileceğimiz mesajını verdiğine inanıyor. “Toplu üretilen ürünlerde
her şey makinelerle ve köle gibi çalıştırılan insanlarla yapılıyor. Bu insanlar
sektöre daha fazla kıyafet sağlamak için ölüyorlar.“ Edelkoort’un, zaman zaman
dillendirilen gerçekleri olanca çıplaklığıyla anlatması, manifestodaki
argümanlarına ne kadar güvendiğini gösteriyor.
Sırada ne var?
Edelkoort, “Giysileri yüceltelim” diyerek manifestoya son verdi. Bunun ne
anlama geldiğini merak ediyorum. “Bir ceketin kesimine, bir elbisenin desenine
veya jakarın dokumayla karışımına odaklanacağız. Böylece giysilere duyduğumuz
aşkı alevlendireceğiz. Giyinmenin ne demek olduğunu yeniden keşfedeceğiz.” Kıyafetlere
değer verildiğinde onların güzelleştiklerine inanıyor. Anlık bir kararla yeni
bir kıyafet satın almak yerine, gardıropta giyilmeyi bekleyen parçalara bir göz
atmak hiç fena fikir değil.
Modanın tükenişinden bahsediyor olsak da Edelkoort gelecekle ilgili iyimser.
”Phoebe Philo, Stella McCartney ve Isabel Marant gibi kadın tasarımcılar sadece
kıyafet tasarladıklarını vurguluyorlar. Maje, Comptoir des Cotoniers, Vanessa
Bruno, Paul & Joe gibi köprü markaların büyümeleri de sessiz bir devrime
işaret ediyor. Bu markalar çok az reklam yapmalarına rağmen gelişiyorlar. Çünkü
“gerçek” kıyafetler satıyorlar. Tek bir ürüne odaklanan markaların arttığını
göreceğiz. Ayrıca haute couture önem kazanacak. Couture hiçbir zaman modayla
ilgili olmadı. Bu alanda tamamen kıyafetler ve onların kesimi, formu, kalıbı ön
planda. ‘Semi-couture’ veya kişiye özel dikim yükselişe geçecek.”
Biz her sezon yepyeni trendlerle modanın tazelendiğini düşünüyor olsak da
Edelkoort trendlerin çok yavaş geliştiğini söylüyor. “Bir giysinin kilit
trendler arasına girmesi için 10 yıl gerekiyor. Mesela, gömlek ve bluzlar yavaş
yavaş geri dönüyor. İnsanlar tişört giymeye alıştılar, gövdeleri ve duruşları
da buna göre şekil aldı. Dolayısıyla bu trend zamana yayılacak.” Sosyal medya
sayesinde her trendi hızla paylaştığımızı zannederken gerçekte gelişme hızının
düşük olması ironik değil mi?
Bilgi paylaşımı artsa da, teknoloji müthiş bir hızla ilerlese de insanın
geleceğin bilinmezliğini anlamlandırma çabası hiç bitmiyor. “Henüz bizim
farkında olmadığımız ama sizin kokusunu aldığınız bir trend var mı?” diye
soruyorum. “Arkeolojik fikirlerle ilgilenme
eğiliminde olacağız. 20. yüzyıla bakmak yerine milattan önceki dönemleri
anlamaya çalışacağız. İnsanoğlunun vahşiliğinin her yanı sardığı, insan
olmaktan utandığımız bir dönemdeyiz. İlk insanların yaşayışlarını incelemek,
içinde bulunduğumuz dönemi atlatabileceğimize dair umut verecek.”
Söylediklerini deşifre etmek istercesine devam ediyor: “Bir zamanlar Lyon Tekstil
Müzesi’nde Mısır Uygarlığı’na ait yatay pilili çay rengi bir elbise görmüştüm.
Bu elbiseye bakmak beni günümüze taşıdı ve Issey Miyake’yi gözümün önüne
getirdi. Eski uygarlıklardan parçalar zaman makinesi işlevi görür.” Yüzü daima
geleceğe dönük bir trend avcısı olan Edelkoort, geçmişten yola çıkarak geleceğe
ulaşmanın sırrını biliyor.
*Vogue Türkiye Nisan sayısında yayınlandı.
28/04/2015
Do you love me?
“Computers do not have intuition. Computers are machines — machines with brains, but machines without hearts. Yesterday morning, just before coming here, I asked my computer, ‘What’s the weather in Florence?’ and the answer was ‘24 degrees.’ Then I asked, ‘Do you love me?’ and the answer was ‘How would I tell?’ Computers: brain, but no heart.”
Alber Elbaz
24/03/2015
Pop feminizm
Entelektüel ve politik boyutları olan feminizm, Beyoncé,
Jennifer Lawrence ve Emma Watson gibi popüler kültür ikonları sayesinde sahneye
çıktı. “Meşhur olmak” feminizme yaradı mı?
2014, feminizm kelimesinin senesiydi. İngilizce
sözlük Merriam-Webster’ın internet sitesinde en çok aranan kelimeler arasında
beşinci sırada o vardı. Time dergisinin 2015’te yasaklanmasını önerdiği
kelimeler listesinde yine ona rastladık. Dergi, daha sonra gelen tepkiler üzerine
bir özür yazısı yayınlarken, kelimeyi “kara listeye” almak istemesinin nedenini
de açıkladı: “Feminizmin kendisiyle ilgili bir problemimiz olmasa da bu
hareket, ne zamandan beri neredeyse her ünlünün, sanki partisini açıklamak
zorunda hisseden bir siyasetçi gibi, ortalara çıkıp bu konuda kendi duruşunu
mutlaka beyan etmek zorunda hissettiği bir harekete dönüştü? Feminizmin
üzerinde duralım durmasına ama bunu yaparken onu, bir Susan B. Anthony
(kadınların seçme-seçilme hakkı mücadelesinin öncü isimlerinden) yürüyüşünde
etrafa konfeti gibi saçtığımız bir etikete dönüştürmekten de vazgeçelim.”
Bu konuda düşünmeye başlarken ben de tam olarak aynı
kanıdaydım. Feminist olduklarını iddia eden popüler kültür ikonları, gerçekten de
öyle miydiler? Judith Butler, Simone de Beauvoir, Virginia Woolf, Sylvia Plath,
Leyla Erbil ve Tezer Özlü’nün kadınlar ve kadınlık halleri üzerine
yazdıklarının yanında ünlülerin feminizm söylemleri biraz “light” kalmıyor
muydu? Dahası, uğruna sert mücadeleler verilen bu kavram şimdi PR çalışmalarına
alet olmuyor muydu? Feminizmin entelektüel bir boyutu olmalıydı ve bu da popüler
kültürle yan yana gelemezdi. Bunları düşünerek eğlence dünyasının feminist meşhurlarını
kendimce burun kıvırdığım bir sırada, Amerikalı yazar Roxane Gay’in kısa süre
önce yayımlanan Bad Feminist adlı kitabından
bir alıntıyla karşılaştım. “Kötü feminist yaftasını resmen kabulleniyorum.
Böyle yapıyorum çünkü kusurluyum ve insanım. Feminist tarihçe konusunda aşırı
derecede bilgili değilim. Bazı zevklerim, kişisel özelliklerim ve fikirlerim
ana akım feminizmin çizgisinde olmayabilir ama yine de ben bir feministim.
Kadınlar ve erkekler için fırsat eşitliğine inanıyorum.” Belki de feminizmi bu
kadar basite indirgeyerek daha iyi anlayabiliriz. En nihayetinde ben de modayı
seven, Sex and the City’yi izlemekten hiç bıkmayan, moda dergilerinin
sayfalarında kaybolmaya bayılan bir feministim. Çelişkili mi? Belki.
Feminizmin şöhretli
hali
2014’te öyle çok ünlü isim feminizm bayrağını taşımaya gönüllü oldu ki. Beyoncé,
geçtiğimiz ağustos ayında MTV Video Müzik Ödülleri’nde büyük puntolarla
yazılmış feminist kelimesinin önünde Flawless
(Kusursuz) parçasını seslendirdiğinde olay yarattı. Aynı parçada Nijeryalı
yazar Chimamanda Ngozi Adichie’nin “Hepimiz feminist olmalıyız” başlıklı
konuşmasından alıntılar yapmış olması da cabasıydı. Son olarak, Cinsiyet
Eşitliği bir Mit başlıklı bir yazıya bile imza atarak, kadın ve erkeğe eşit hak
ve fırsatlar tanınmadığını söyledi. Şaşırtıcı olsa da feminizmi sahiplenen
ünlüler kervanına Miley Cyrus da katıldı. “Dünyanın en büyük feministlerinden
biriymiş gibi hissediyorum çünkü kadınlara hiçbir şeyden korkmamaları gerektiğini
söylüyorum” diyerek duruşunu sergiledi. Taylor Swift, Lorde, Emma Watson, Jennifer
Lawrence, Claire Danes ve Amy Poehler de “Feministim” diyenler arasındaydı. Kimileri
onları alkışladı, kimileriyse bu ünlüleri feminizmi şöhretlerine alet etmekle
suçladı. İkonik tasarımcı Karl Lagerfeld de tıpkı ünlüler gibi feminizm
“modasına” uydu. Chanel’in 2015 ilkbahar-yaz sezonu defilesi feminist bir protesto
eşliğinde sergilendi. Modeller ellerinde ‘Kadınlara öncelik’, ‘Tarih kadının
hikâyesidir’ ve ‘Erkekler de hamile
kalsın’ yazan pankartlar taşıyarak defileyi sonlandırdılar. Böylece feminizm
podyuma da çıkmış oldu.
Feminist dergi Amargi’nin editörü Aksu Bora’ya konuyla ilgili görüşlerini
sorduğumda, için için ünlüleri yerden yere vurmasını bekliyordum. Ne de olsa o esaslı
bir feministti: “Çok
şükür ki ‘hakiki feminist’ belgesi veren bir kurumumuz yok, feminizme giriş
sınavı falan da yok. Bir kadın feminist olduğunu söylüyorsa, öyledir. Tapınak
rahibeleri gibi ona buna ‘yo, ondan feminist olmaz’ diyenlere bakmayın siz;
parayla imanın kimde olduğu belli olmaz! Ben ünlülerin de ünsüzlerin de
feminizmi sahiplenmesine seviniyorum. Çok bayıldığım bir feminizm türü olmasa
da, ‘ünlüler geldi, feminizmi bozdu’ gibi bir şey düşünmüyorum. Eğer PR
çalışmalarının parçası olarak feminizmi sahipleniyorlarsa daha da güzel. Demek
ki ‘feminizm öldü’ çığırtkanları haksızmış; feminizmin hâlâ
‘gideri’ varmış.”
Cinsiyet
eşitliği fikrini kitlelere ulaştırmayı başaran ünlüleri ille de iyi veya kötü
feminist kategorisine sokmaya çalışmak yersiz belki de. Onların temsil
ettikleri feminizm türüyle ilgili kafa yormak daha doğru.
Güçlenen kadınlar
Tarihin en ünlü feministlerinden yazar, düşünür, aktivist Simone de
Beauvoir, 1976 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda, “Feminist, genel
eşitlik için mücadele etmektedir, kadının en az herhangi bir erkek kadar
önemli, geçerli olabilme hakkı için” demişti. Popüler kültürün bir parçası olan
meşhur kadınlar, farklı girişimlerle erkeklerle eşit olunabileceğini
ispatlamayı başardılar. Kendi ayakları üstünde duran, para kazanan, özgürce tercihlerini
yapan bu ünlüler, günümüzün güçlenen kadınlarının göz önünde olan simgeleri
haline geldiler. İkonik figürlerin başını çektiği bu güçlenme genel anlamda feminist
hareket için ne anlama geliyor acaba? Aksu Bora bu duruma eleştirel bir
yaklaşım getiriyor. “21.
yüzyılın kadın yüzyılı olacağını söylüyorlardı. Bunun ekonomik-siyasal
gelişmelerle yakından ilişkisi var. Kapitalist piyasa, daha önce olmadığı kadar
güçlü bir biçimde kadın emeğini çağırıyor. Çünkü esnek çalışma ve ‘gayrı maddi
emek’ denilen emek türü, giderek çalışmanın temel biçimi haline geliyor. Bu
emek biçimi de kadınların zaten bildikleri, yatkın oldukları biçim. Fıtraten
değil tabii, tarihsel olarak böyle. Dolayısıyla, kadınların, en azından kentli,
eğitimli, orta-üst orta sınıftan olanların ‘girl
power’a katılmaları, piyasanın istediği bir şey. Kadınlar açısından bu, bir
tür güçlenmeye işaret ediyor elbette: Yuvayı yapan dişi kuş olmaktan, kendi
ayakları üzerinde durabilen güçlü kadına doğru bir dönüşüm. Bu dönüşüme
şüpheyle bakmama sebep olan bir şey varsa o da, feminizmin politik bir hareket
olmaktan çıkıp bir tür yaşam tarzı, kişisel güçlenme haline gelmesi.
"Benim bedenim, benim kararım" sloganında olduğu gibi. 1970'ler
feminizminin o güçlü ‘our bodies, ourselves’ (bedenimiz bizimdir)
sloganını böyle tuhaf bir hale sokmak, tam olarak bahsettiğim dönüşümü
gösteriyor. Biz'den ben'e, oluş'tan karar'a. Oysa politik bir hareket her
şeyden önce kolektiftir. Kişisel güçlenmeden çok daha fazlasını ister: Dünyayı
değiştirmeyi; yeni bir dünya kurmayı.”
Pop
feminizmin kolektif olduğunu söyleyebilmek biraz zor. Popüler kültür
ikonlarının “Başardım” madalyasıyla birlikte feminizmi yakalarına takmaları, idealize
edilmiş bir kadın tipi yaratma riski taşıyor. Güçlü, başarılı ve kusursuz bir
kadın. Bu ‘girl power’ prototipinde
başarısızlığa, zayıflığa ve kusurlara yer yok gibi görünüyor. Oysa feminizmin
gayesi, her türden kadının gücüyle toplumda kadın ve erkeğin her anlamda eşit
olmasını sağlamak değil mi?
*Vogue Türkiye Şubat sayısında yayınlanmıştır.
*Vogue Türkiye Şubat sayısında yayınlanmıştır.
Subscribe to:
Posts (Atom)




