02/06/2015

Instagram detoksu


Kurulduğu 2010 yılından bu yana aktif bir Instagram kullanıcısıyım. Sayısız görselle birlikte deneyimlerimi seyirlik bir malzeme haline getirip tükettiğimi ve kendime yabancılaştığımı fark ettiğim için detoks yapmaya karar verdim. Teşhir fetişizminin çaresi detoks olabilir mi?


Anı kıskıvrak yakalıyorum, donduruyorum, filtreliyorum ve her gün ortalama 70 milyondan fazla fotoğrafın paylaşıldığı uçsuz bucaksız görsel okyanusu Instagram’a yüklüyorum. Ardından ‘like’ların çetelesini tutmaya başlıyorum. Burada günde 2 buçuk milyar ‘like’ söz konusu ama olsun, her ‘like’ takdir görmek ve onaylanmak anlamına geliyor. İki boyutlu, ambalajlı kimliğimi cilalıyorum. Bir yandan takip ettiğim kişilerin hayatlarını dikizliyorum. Birinin yeni açılan bir mekanda fotoğrafı mı var? “Hemen gitmeli ve oranın fotoğrafını çekip Instagram’da paylaşmalıyım” diyorum. Böylece küçük Instagram klanlarından birinin mensubu olduğumu gösteriyor ve aidiyet duygumu doyuruyorum. Neredeyse saat başı telefonumu elime alıp Instagram’ı kontrol ediyorum. Kaçırdığım bir şey olmamalı! Tüm bunları yaparken benliğimden öylesine uzaklaşıyorum ki Instagram girdabının içinde kaybolup gidiyorum. Ne kendimi, ne de baktığım görselleri görebiliyorum. Tam anlamıyla bir körleşme yaşıyorum. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Aslı Tunç, “Instagram gibi sanal ortamlarda gerçek hayatta itici olabilecek kendini övme, kendine hayranlık, başkalarını hor görme gibi tavırlar oyunun kuralı haline gelebiliyor” diyor. “Burası alçakgönüllü olmanın bir “kaybeden” davranışı olarak görüldüğü bir dünya. Yapay ve içi boş bir özgüven içinde her daim âdeta “Bana bak, bana bak” diye yalvaran ve “like” almak için olmadık şeyler yapan Instagram kullanıcıları. İşte size Instagram’ın kısa özeti.”

Instagram’ın altın çağı
2012’de Facebook tarafından 1 milyar dolara satın alındığında Instagram’ın kullanıcı sayısı 30 milyondu. Bugün dünyada 300 milyondan fazla kişi Instagram kullanıyor. Instagram, 288 milyon kullanıcısı bulunan Twitter’ı sollamış durumda. Rakamlardaki bu inanılmaz artışta Facebook gibi bir devin etkisi olduğu yadsınamaz. Ancak insanların filtreledikleri bir fotoğraf karesiyle ne kadar mutlu, kusursuz, dertsiz ve tasasız olduklarını göstermek istemelerinin altında yatan daha derin bir neden olmalı. Amerikalı düşünür Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine adlı yapıtında her şeyin fotoğrafını çekme ihtiyacının sebeplerinden birinin tüketim mantığının kendi içinde bulunabileceğini öne sürüyor. “Tüketmek demek yakıp yok etmek, hepsini bitirmek ve bu yüzden, tazelenmeye gerek duymak demektir. Biz görüntüler üretip onları tükettikçe daha da fazla görüntüye ihtiyaç duyarız – sonra daha da fazlasına. Gerçekliğin doğrulanma ve tecrübe edilme ihtiyacının fotoğraflarla pekiştirilmesi, artık herkesin alışkanlık edindiği bir estetik tüketimciliktir.” Yaşamın her alanında tüketici olmak üzere koşullanmış günümüz insanı için Instagram, anlık ve tek atımlık tüketim “fırsatı” yaratıyor.

Kalabalık yalnızlık
Instagram’a yüklenen her fotoğraf insanın bir kez daha kendine tutulmasını sağlayarak narsisizmini besliyor. Takipçilerin huzurunda sahneye konan piyeste ne kadar alkış, yani “like” alacağınıza bağlı olarak özgüveniniz ve kendinize duyduğunuz hayranlık artıyor. Prof. Dr. Aslı Tunç, “Sosyal medyada tek umursadığımız ve ölesiye önemsediğimiz şey nasıl göründüğümüz ve başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü. Bıkıp usanmadan görüntü paylaşıyor, kendi sanal kimliğimizi bir heykeltıraş gibi biçimlendiriyoruz çünkü çirkin, başarısız ya da yalnız görünmekten müthiş korkuyoruz” diyor.

Instagram’da idealleştirilmiş görüntüler ve kimlikler kurgulanırken hakiki benlikler gözden kayboluyor. Gerçeklik algısı da netliğini yitiriyor ve hayat “–mış gibi” yaşanmaya başlanıyor. Psikanalist Karen Horney’in 1950’de yayınlanan Nevrozlar ve İnsan Gelişimi kitabından bir alıntı bu durumu mükemmel şekilde özetliyor. “Ve dünya büzüldü, son sibernetik devrimin yarattığı teknolojiyle her gün biraz daha gözler önüne serilen sonsuz olasılıklarla birlikte küçüldü, küçüldü. Kendi küçük dünyasında, en temel ihtiyaçlarından yoksun bırakılan, sevgisizliğe, nefrete itilen küçücük insan, kendisi olmanın verdiği umutsuzlukla, orada, bir yerlerde onu bekleyen sonsuz seçeneklerin varolduğu duygusuyla, olmadığı bir şey olmaya, “ideal” olmaya karar verdi. Gündelik yaşamın ezici zorunluluklarından kurtulup, sonsuz güçlere ulaşmak için Faust gibi şeytanla anlaşma yaptı. Benliğini sürgüne gönderdi. Ruhunu sattı. Kendine yabancılaştı. Kendini, benliğini, doğallığını, özünü kaybetti. Kendi yarattığı mekanik, robotsu dünyanın mekanik bir parçası oldu.” Horney bu kitabı yazdığında ne akıllı telefonların, ne de Instagram’ın esamesi okunmuyordu ama öngörülü düşünceleri bugüne ışık tutuyor. Tüm teknolojik cihazlarımızla hangimiz mekanikleşmedik ki?

Çare detoksta
Bir süredir Instagram’a her gün sadece bir kez bakıyorum. Fotoğraf paylaşımlarımda da ciddi bir düşüş var. İçinde bulunduğum anı gerçekten yaşamakla, o anı bir fotoğraf karesine dönüştürmeye çalışmak arasında nasıl bir fark olduğunu görmeye başladım. Kendimi ve insanları fotoğraflar üzerinden seyretmek yerine doğrudan bakıyorum. Görüntüler daha net.

*Vogue Türkiye Mayıs sayısında yayınlandı. 

20/05/2015

Souq'ta bir zanaatkâr


Karaköy'e ruh kazandıran Souq'ta bu hafta sonu Dedemin Çarıkları var. Zanaatkâr dedemin el emeği çarıklarını keşfetmek ve bana "Merhaba" demek isterseniz beklerim :)


12/05/2015

Beyoğlu'nun sesini duyun


İstiklal Caddesi'nden Gölge Kahve'ye doğru gitmek üzere sokağa girdiğimde ürperiyorum. "Ya yerinde yoksa?" diyor içimden bir ses. Beyoğlu'nda sevdiğim mekânların sayısı bir bir azalırken Gölge Kahve yerinde duruyor mu acaba? Neyse ki şimdilik yerinde. Jazz tınıları eşliğinde çalışırken buranın sahiplerinden biriyle hoşbeş ediyoruz. "Vahşi tüketim ve kapitalizmin ortasında kaldık" diyor. Beyoğlu'nun profilinin ne kadar değiştiğinden söz ediyoruz. Onunla konuşurken Birgün'ün Pazar Eki'nde içim burularak okuduğum Meltem Gürle'nin yazısı geliyor aklıma. Ve severek gittiği Laterna Kafe'nin kapanışının ardından söyledikleri "Laterna Kafe'yi geçen ay mühürlediler. Hepimizin halini hatrını soran, şakalarıyla yüzümüzü güldüren, sevdiğimiz reçelden kavanoza koyup yanımıza veren Şeker Teyze'yi de ağlatarak dükkânından kovdular." 
Beyoğlu'nda pek çok bina rant uğruna büyük şirketlerin pençesine düşüyor. Türk kahvesinin hasını içtiğiniz Mandabatmaz'ı bilir misiniz? Yakında oranın da kapandığını duyabilirsiniz. Buraların kaderi, gözünü para hırsı bürümüş takım elbiseli, asık suratlı adamların elinde. Üyelikle girilen havalı kulüpler de zincir oteller de Beyoğlu'nun ruhundan iştahla bir parça koparıyor.  
Bari siz Beyoğlu'nu başıboş bırakmayın. Zincir mağazalardan bir tişört daha satın almak yerine burada ayakta kalmaya çalışan kafelerde bir şeyler yiyip için. 

06/05/2015

Modanın sonu, değişimin başlangıcı


Ünlü trend avcısı Lidewij Edelkoort, hazırladığı Anti_Fashion Manifesto’yla modanın öldüğünü ilân etti. Yas tutmak yerine, geleceğin fikirlerini avlamak için çılgınca bir merak duyduğunu söyleyen Edelkoort’un öngörülerine kulak veriyoruz.



Moda başkentlerinde 2015 sonbahar-kış sezonu defileleri sergilenirken Lidewij Edelkoort, Güney Afrika’daki Design Indaba Festivali’nde 2016 ilkbahar-yaz sezonu için trend tahminlerini paylaştı ve modanın sonunun geldiğini duyurduğu Anti_Fashion Manifesto’yu okudu. 10 maddelik manifesto, moda endüstrisinin açmazlarını net bir şekilde ortaya koyuyordu. O esnada sokak modası fotoğrafçısı Tommy Ton’un kamerasına gülümseyen zamane stil ikonlarının, soluksuz koleksiyon üretmek durumunda olan moda tasarımcılarının, Bangladeş’te kötü şartlarda çalışarak hızlı modaya giysi yetiştirmekle uğraşan tekstil işçilerinin ve oburca kıyafet satın alan tüketicilerin henüz bu manifestodan haberi yoktu muhtemelen. Fakat Edelkoort’un şaşmaz tahminleri uzun vadede gerçeğe dönüştüğünde endüstriye dahil olan herkes bu durumdan etkilenecek gibi görünüyor.

65 yaşındaki trend avcısıyla, sayısız iş seyahatinin duraklarından biri olan İstanbul’da bir otel odasında buluştuğumda, “Hayatım boyunca modayla yaşadım ve modayı seviyorum. Dolayısıyla manifestoyu yazmak benim için hiç kolay değildi. Hatta üzücüydü” diyerek söze başlıyor. Peki neden şimdi? “Çünkü moda artık kendini çeviremiyor. 2015 sonbahar-kış defilelerinin sergilendiği moda haftalarını geride bıraktık. Belli başlı gazeteciler defilelerde hiçbir yenilik olmadığını ve trendlerin bittiğini yazdı. Paris’te, Zoolander filminin oyuncuları Ben Stiller ve Owen Wilson’ın Valentino defilesine çıkması olay yarattı. Geçmişte Yves Saint Laurent’ın fiyonk yakalı transparan bluzu gazetelerin ilk sayfasında yer alırdı. Artık sadece giysiler yetmiyor, onlar ancak iki aktör ve bir film duyurusuyla birlikte haber değeri taşıyor. Moda, kendi kuyusunu kazdı.” Yine de karamsar değil. Moda endüstrisini 21. yüzyıla uygun hale gelecek şekilde yeniden yapılandırmak gerektiğine inanıyor. Ona göre asıl değişim şimdi başlıyor.

Geleceğin peşinde
Lidewij Edelkoort sosyo-kültürel trendlerin gelişimini inceleyen bir gelecek arkeoloğu. Arkeologlar geçmişin parçalarını birleştirerek günümüzü anlamaya çalışırken, Edelkoort, geleceğe dair tahminlerinden bir bütün oluşturarak global eğilimlerin gidişatını gözlemliyor. Bunu yaparken de tamamen sezgileriyle hareket ediyor. Sezgilerini bir atlet gibi eğittiğinden söz ederken “Hayatım boyunca sezgilerimi geliştirmekle uğraştım. İlk başta onları dinlemiyordum. Sezgilerim “Neon renklere odaklan” dediğinde, beynim “Yine mi neon?” diyordu. Trendleri yakalamanın kreatif bir yanı yok. Neredeyse mekanik olduğunu bile söyleyebilirim. Onları ele alış biçimim, kelimelere dökme şeklim ve onlara verdiğim isimler fark yaratıyor. İşin kreatif yanı burada” diyor.

2003’te, TIME dergisinin Modadaki En Etkili 25 İnsan listesine giren trend avcısının bugüne kadar çalıştığı moda markaları arasında Donna Karan, Gucci, Camper, GAP, Marks & Spencer, Cerruti, Zegna ve Esprit var. Tekstilden kozmetiğe, yeme-içmeden tasarıma farklı alanlardaki global markalar, Paris merkezli şirketi Trend Union’da hazırladığı trend kitaplarına adeta kutsal kitap muamelesi yapıyor. Hal böyle olunca, modanın sonunun geldiğini duyurduğu manifesto da büyük ses getirdi.

Edelkoort, modanın içinde bulunduğu çıkmazla ilgili pek çok sebep öne sürüyor. Tekstil endüstrisinde ustalığın kaybı, giysi üreten fabrikalardaki kötü çalışma koşulları ve sadece beğendikleri şeyleri paylaşıp, beğenmedikleri hakkında fikir beyan etmeyen, “like” jenerasyonu olarak adlandırdığı blogger’larla markalar arasındaki yakın ilişkiler bunlardan bazıları. Modanın artan hızıyla birlikte tasarımcıların maruz kaldıkları gerilimle ilgili de söyleyecekleri var. “Viktor & Rolf ve Jean Paul Gaultier’nin hazır giyim koleksiyonu tasarlamayı bırakmaları ciddi bir gösterge. Sektörün baskısından yorgun düştüler. Tasarımcılar bir marka için koleksiyon hazırlarken, markanın DNA’sını yansıtan kilit parçaları, bir önceki sezonun en iyi satanlarının tekrarını ve sezonun ruhunu yansıtan tasarımları yapmak zorundalar. Yaratıcılıklarını gösterebilecekleri kreasyon sayısı 10’u geçmiyor. Bu sistem onlara yaratıcılık alanı tanımıyor. Sektörün doyumsuzluğu sistemi bu hale getirdi.”

Bu noktada tüketici olarak bizlerin doyumsuzluğu da rol oynuyor aslında. Tüketim miktarı o kadar fazla ki üretilenler gözümüzde değerini yitiriyor. Edelkoort, hızlı tüketilen ucuz markaların, kıyafetleri prezervatif gibi kullanıp atabileceğimiz mesajını verdiğine inanıyor. “Toplu üretilen ürünlerde her şey makinelerle ve köle gibi çalıştırılan insanlarla yapılıyor. Bu insanlar sektöre daha fazla kıyafet sağlamak için ölüyorlar.“ Edelkoort’un, zaman zaman dillendirilen gerçekleri olanca çıplaklığıyla anlatması, manifestodaki argümanlarına ne kadar güvendiğini gösteriyor.


Sırada ne var?
Edelkoort, “Giysileri yüceltelim” diyerek manifestoya son verdi. Bunun ne anlama geldiğini merak ediyorum. “Bir ceketin kesimine, bir elbisenin desenine veya jakarın dokumayla karışımına odaklanacağız. Böylece giysilere duyduğumuz aşkı alevlendireceğiz. Giyinmenin ne demek olduğunu yeniden keşfedeceğiz.” Kıyafetlere değer verildiğinde onların güzelleştiklerine inanıyor. Anlık bir kararla yeni bir kıyafet satın almak yerine, gardıropta giyilmeyi bekleyen parçalara bir göz atmak hiç fena fikir değil.

Modanın tükenişinden bahsediyor olsak da Edelkoort gelecekle ilgili iyimser. ”Phoebe Philo, Stella McCartney ve Isabel Marant gibi kadın tasarımcılar sadece kıyafet tasarladıklarını vurguluyorlar. Maje, Comptoir des Cotoniers, Vanessa Bruno, Paul & Joe gibi köprü markaların büyümeleri de sessiz bir devrime işaret ediyor. Bu markalar çok az reklam yapmalarına rağmen gelişiyorlar. Çünkü “gerçek” kıyafetler satıyorlar. Tek bir ürüne odaklanan markaların arttığını göreceğiz. Ayrıca haute couture önem kazanacak. Couture hiçbir zaman modayla ilgili olmadı. Bu alanda tamamen kıyafetler ve onların kesimi, formu, kalıbı ön planda. ‘Semi-couture’ veya kişiye özel dikim yükselişe geçecek.”

Biz her sezon yepyeni trendlerle modanın tazelendiğini düşünüyor olsak da Edelkoort trendlerin çok yavaş geliştiğini söylüyor. “Bir giysinin kilit trendler arasına girmesi için 10 yıl gerekiyor. Mesela, gömlek ve bluzlar yavaş yavaş geri dönüyor. İnsanlar tişört giymeye alıştılar, gövdeleri ve duruşları da buna göre şekil aldı. Dolayısıyla bu trend zamana yayılacak.” Sosyal medya sayesinde her trendi hızla paylaştığımızı zannederken gerçekte gelişme hızının düşük olması ironik değil mi?

Bilgi paylaşımı artsa da, teknoloji müthiş bir hızla ilerlese de insanın geleceğin bilinmezliğini anlamlandırma çabası hiç bitmiyor. “Henüz bizim farkında olmadığımız ama sizin kokusunu aldığınız bir trend var mı?” diye soruyorum. “Arkeolojik fikirlerle ilgilenme eğiliminde olacağız. 20. yüzyıla bakmak yerine milattan önceki dönemleri anlamaya çalışacağız. İnsanoğlunun vahşiliğinin her yanı sardığı, insan olmaktan utandığımız bir dönemdeyiz. İlk insanların yaşayışlarını incelemek, içinde bulunduğumuz dönemi atlatabileceğimize dair umut verecek.” Söylediklerini deşifre etmek istercesine devam ediyor: “Bir zamanlar Lyon Tekstil Müzesi’nde Mısır Uygarlığı’na ait yatay pilili çay rengi bir elbise görmüştüm. Bu elbiseye bakmak beni günümüze taşıdı ve Issey Miyake’yi gözümün önüne getirdi. Eski uygarlıklardan parçalar zaman makinesi işlevi görür.” Yüzü daima geleceğe dönük bir trend avcısı olan Edelkoort, geçmişten yola çıkarak geleceğe ulaşmanın sırrını biliyor. 

*Vogue Türkiye Nisan sayısında yayınlandı.

28/04/2015

Do you love me?


“Computers do not have intuition. Computers are machines — machines with brains, but machines without hearts. Yesterday morning, just before coming here, I asked my computer, ‘What’s the weather in Florence?’ and the answer was ‘24 degrees.’ Then I asked, ‘Do you love me?’ and the answer was ‘How would I tell?’ Computers: brain, but no heart.”
Alber Elbaz