26/07/2016

Naomi'nin savaşı


İşinin ehli bir heykeltıraşın elinden çıkmışçasına zamana kafa tutan bir fizik. Modanın statükosuna karşı başkaldıran, mücadeleci bir ruh. Naomi Campbell, siyah modellerin yadsındığı 80’lerde, moda dergilerini ve podyumları azmi ve güzelliğiyle kuşattı. Teslimiyet halen sürüyor.

Yıl 1988. Vogue Paris, provokatif ve ayrıksı kimliğine henüz kavuşmamış olacak ki, 23 yaşındaki Naomi Campbell’ı kapağa taşıyıp taşımamakla ilgili tereddüt yaşıyor. Tasarımcı Yves Saint Laurent bir tehdit savuruyor ve bunun gerçekleşmemesi durumunda dergiye vereceği tüm reklamları durduracağını söylüyor. Böylece Campbell, derginin kapağına çıkma “şerefine erişen” ilk siyah model oluyor. Bir yıl sonra, Vogue Amerika’nın en tantanalı sayısında (meşhur Eylül sayısı) da yine bir ilk gerçekleşiyor. Modanın öznesi olarak seçilen “ideal” modellerin arasında Campbell, dişli bir kısrak gibi başkaldırmaya başlasa da mücadelesi hiç bitmiyor. Bugün dahi modada siyah modeller eşit şekilde temsil edilene kadar emekliliğe niyeti olmadığını söylüyor. Geçtiğimiz yıl, moda fotoğrafçısı Nick Knight’la yaptıkları bir söyleşide, “Irkçılık kelimesini kullanmaktan hoşlanmıyorum bile. Bunu mülkiyetçilik olarak adlandırıyorum. İnsanlar ideallerini değiştirip daha açık görüşlü olmak ve güzel bir modeli ten rengine bakmaksızın seçmek istemiyorlar” dedi. Haksız sayılmaz. Ünlü markaların 2016 ilkbahar-yaz kampanya çekimlerindeki mankenlerin yüzde 78,2’si beyaz. Yani, sözde çeşitliliğe kucak açmış görünen moda sistemi, uyguladığı çifte standarda sadık kalmayı sürdürüyor.


Erken başlayan moda kariyeri
Jamaicalı dansçı bir annenin kızı olan Naomi Campbell babasını hiç tanımadı. Londra’da, üzerinde üniformasıyla okul çıkışında arkadaşlarıyla takılırken, bir modellik ajansı tarafından keşfedildiğinde 15 yaşındaydı. 16’sında çekimler için Paris’e gidip gelmeye başlamıştı bile. Bu seyahatlerden birinde başından geçenleri kendi cümleleriyle anlatıyor: “Bir keresinde tüm param çalındı. Şehirde kimseyi tanımıyordum. Çekim esnasında tanıştığım bir model, prova için bir tasarımcının atölyesine gidiyordu; beni de çağırdı. Azzedine Alaia’yı böyle tanıdım. Elbette kim olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Azzedine’e, Londra’dan yeni geldiğimi ve tüm paramı çaldırdığımı anlattığımda bana evinde kalabileceğimi söyledi. Ertesi gün oraya taşındım. Sanırım hayatımdaki baba figürünün eksikliğinden ötürü, saygı duyduğum ve hayran olduğum erkeklerde babacan tavırlar arıyorum. Bu, ‘papa’ (baba) diye çağırdığım Azzedine için de geçerli. O da bana ‘ma fille’ (kızım) diye seslenir.” Bu alıntı, modelin hayatının ve kariyerinin tam anlamıyla bir retrospektifi olan iki ciltlik, sınırlı sayıda basılan Naomi Campbell kitabından.



Kitabın 496 sayfalık ilk cildinde, 80’lerden 2000’lere kadar Campbell’ı fotoğraflamış olan Helmut Newton, Patrick Demarchelier, Steven Meisel, Mario Testino, Peter Lindbergh, Richard Avedon ve Jean Paul Goude gibi çok sayıda duayen fotoğrafçının ikonik kareleri yer alıyor. Otobiyografi niteliğindeki ikinci ciltteyse, Londra’daki çocukluk günlerinden, Alaia ve Gianni Versace’yle arasındaki yakın ilişkiye, 90’ların top model klanının bir parçası olduğu zamanlardan, moda çekimlerinin arka planında yaşananlara kadar özel hayatına dair detaylar yer alıyor.  



Daima zirvede kalmak
Modellik kariyerinin bir miadı olduğu herkesçe bilenen bir gerçek. Top modeller bile belirli bir yaştan sonra alternatif mesleklere geçiş yapıyorlar. 45 yaşındaki Naomi Campbell bu konuda bir istisna. Kate Moss’u da anmadan olmaz. Her ikisi de halen podyuma çıktıklarında birer ilahe muamelesi görüyor. Campbell’ın fiziksel kusursuzluğa sahip olmasını bir kenara koyarsak, en büyük başarılarından birinin, kariyerini zedeleyebilecek her türlü talihsizliği lehine çevirebilme gücü olduğunu söyleyebiliriz. Söz gelimi, 1993’te Vivienne Westwood defilesinde 30 santimlik platform topuklularla yere kapaklandığında moda tarihine bir çentik atmış oldu. Talihsizlik mi demiştik? Düşüşü o kadar “başarılıydı” ki başka tasarımcılar da ün kazanmak için defilelerinde bunu yapması konusunda Campbell’a yalvardılar.  

Öfke patlamaları gazete sayfalarına taşındığında itibarının yerle bir olduğu düşünüldü. 2007’de, hizmetçisine cep telefonu fırlattığı için kamu hizmeti cezasına çarptırıldı. Basın onu tefe koymuşken ve paparazziler cezasını çekmeye gittiği binanın etrafını abluka altına almışken Campbell beklenmedik bir hamle yaptı. Orada, Steven Klein’ın kendisini fotoğraflamasına izin verdi. W Magazine’ın Haziran 2007 sayısında The Naomi Diaries (Naomi Günlükleri) başlığıyla çıkan çekime, ünlü modelin beş gün boyunca yerleri temizleyerek hizmet verdiği zamanı anlattığı yazı eşlik etti. “Cezamı çekmeye giderken giydiğim kıyafetlerle, içeri girdiğimde yapacaklarım arasında hiçbir bağlantı yok. Ne yapmamı bekliyorlar? Pasaklı görünmemi mi? Hayatım boyunca öyle görünmedim ki.” Kendisiyle yüzleştiği yazıda, erken yaşta başladığı kariyerini, lunaparkta inişli çıkışlı giden bir hızlı trene benzetti. 23’ünde uyuşturucu kullanmaya başladığını itiraf etti. “Kısa süre sonra, kötü bir olaydan kaçmak ya da onunla baş etmek için uyuşturucuya başvurmaya başladım. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığım için ilk kez 1999’da tedavi gördüm.” Kanımca yazının en vurucu itirafı, yüzeyin altında kendi içine ve derinine hiç bakmadığını söylemesiydi. İçe dönmek hangi insan için kolay ki? Görüntülerin hakimiyetindeki moda dünyasında, zirvedekilerden biri için biraz daha zor belki de.

Son olarak, Campbell’a popüler kültürün penceresinden bakarak, onu öfke kontrolü sağlayamayan kaprisli bir diva gibi görmek kolaycılığından kaçmak için sözü, moda dünyasının en saygı uyandıran moda tasarımcılarından Azzedine Alaia’ya bırakıyorum: “Naomi’yi ilk tanıdığınızda onun devamlı savunma halinde olduğunu düşünebilirsiniz. Zorluğuyla nam salmış olsa da aslında hiç zor değildir. Şefkate ve sevgiye ihtiyaç duyan çok kırılgan biridir. Kaprisli olmak için haklı nedenleri var.”

*Vogue Türkiye Haziran 2016 sayısında yayınlandı.


28/06/2016

Moda ve sanat yakın temasta



Moda sergileri müzelerin kapılarını büyük kitlelere açarken, moda-sanat ilişkisi yeniden sorgulanıyor. Bu bağlamda, biz de moda koleksiyonerliğini gündemimize taşıyoruz. Dünyanın en büyük haute couture koleksiyonlarından birinin sahibi BillyBoy’la bu “tuhaf” tutkusunu konuşuyoruz. Müzayedecilerden moda koleksiyonerliğinin inceliklerini dinliyoruz.

Tarih boyunca modayla sanatın birbirlerinden beslendikleri pek çok dönem olsa da moda, daima sanatın üvey kız kardeşi muamelesi gördü. Gelip geçici, kısa ömürlü ve entelektüel derinlikten yoksun olduğu düşünüldü. Moda, sanatın statüsünde görülmemesine rağmen moda tasarımcılarının yaratımlarının peşine düşen tutkulu koleksiyonerler her zaman var oldu. Peki, sayısı gittikçe artan moda sergileri, bu nadir rastlanan koleksiyonerlik türünü nasıl etkiliyor? The Museum of Modern Art’ın (MoMA), 2017’nin Aralık ayında Items: Is Fashion Modern? adlı sergiyle, 1944’ten bu yana ilk kez modayı çatısının altına taşımaya hazırlanması bize ne anlatıyor? 20. ve 21. yüzyılın mihenk taşı olan ikonik 99 giysi ve aksesuarın yer alacağı sergide, Levi’s 501 ve Casio saat gibi toplumsal hafızalarda karşılık bulan ‘eserler’ var. Bu serginin moda koleksiyonerliğine yansımasının nasıl olacağı merak konusu. Zira daha önce moda sergilerinin, tasarımcıların kreasyonlarını kıymetlendirdiği örneklerle karşılaştık. İngiliz tasarımcı Alexander McQueen’in, New York ve Londra’da gösterilen, toplamda 1 milyondan fazla ziyaretçi çeken Savage Beauty sergisinin tasarımcıya duyulan ilgiyi ve beraberinde moda koleksiyonerliği piyasasındaki fiyatını nasıl etkilediğini, İngiltere’nin moda alanındaki en saygın müzayede evi olan Kerry Taylor Auctions’ın kurucusu Taylor’dan duyalım: “Düzenlenen sergiler, tasarımların fiyatlarında ani artışlara yol açıyor. Savage Beauty sergisi 2011’de New York’ta gösterilirken, McQueen’in hazır giyim koleksiyonuna ait bir tasarım 65 bin pounda satıldı.” Sergiden bir yıl sonra, günümüzün en büyük haute couture alıcılarından Daphne Guinnes, kişisel gardırobundan parçaları Christie’s Müzayede Evi’nde yapılan bir mezatla satışa çıkardığında, McQueen’in 2008 sonbahar-kış koleksiyonundan bir elbise, 85.250 pound karşılığında Lady Gaga’nın oldu.  


İkonlaşan tasarımcılar ve tasarımlar
Konuyu güncel sergiler ve tasarımcılardan açmış olsak da moda koleksiyonerlerinin peşinde koştukları asıl tasarımlar, Christian Dior, Coco Chanel, Madeleine Vionnet, Cristobal Balenciaga ve Yves Saint Laurent gibi duayen tasarımcıların değer katan dokunuşuna sahip olanlar. Moda konusunda az çok fikri olanlar bile, Yves Saint Laurent’ın, sanatçı Mondrian’dan esinlenerek tasarladığı bir elbisenin ya da Coco Chanel’in 20’lerde yarattığı eskimeyen klasik, küçük siyah elbisenin moda tarihinde birer anıt gibi durduğunu bilirler. Moda koleksiyonerleri içinse bahsi geçen tasarımcıların elinden çıkma giysiler tam bir hazine. Geçtiğimiz yıl Sotheby’s Paris’in ilk kez gerçekleştirdiği haute couture müzayedesinde, 56.250 euro ile en yüksek fiyatı yakalayan, deve kuşu tüyleriyle bezeli, 1965 tarihli pembe Balenciaga elbise olmuştu. Every Dress Tells a Story: Couture from The Didier Ludot Collection adını taşıyan müzayedede, Paris’in ünlü moda koleksiyonerlerinden Didier Ludot’nun zengin koleksiyonundan 150 giysi ve aksesuar yer aldı. Coco Chanel’in Romy Schneider için tasarladığı işlemeli küçük siyah elbise, Windsor Düşesi’nin saykodelik 60’lar elbisesi, Yves Saint Laurent’ın elinden çıkma, ilham perisi Loulou de la Falaise’e ait şapka, Cristobal Balenciaga’nın en sadık müşterilerinden, stil ikonu Mona Bismarck’ın Balenciaga pelerini... Tamamı 966,259 euroya satılan parçalar, tahmin edilen fiyatlarını üçe katladı. 40 yıldır, Paris’te kendi adını taşıyan butiğinde müzelere yaraşır haute couture tasarımlarla kadınları giydiren Ludot, mezatın kataloğunda koleksiyonunu anlatıyor: “Moda antikacısı olmak bana muazzam bir tatmin duygusu yaşatıyor olsa da bunun bazı güçlükleri var. Sahip olduğum değerli giysileri saklamak için uygun yerler bulmaya çalışma güçlüğünü her zaman yaşıyorum. İşte bu arayışlarımdan birinde, müzayedede sunduğum giysiler, arkeolojik bir kazının kalıntılarıymışçasına katman katman gün ışığına çıktı.”

Modanın koleksiyonerler piyasasındaki yerini iyi okuyabilmek için bir giysinin, koleksiyoner parçası statüsü kazanmasında rol oynayan etmenleri göz önüne almak gerekiyor. Farklı alanlarda yılda 50’den fazla müzayede düzenleyen Chicago merkezli Leslie Hindman Auctioneers’ın lüks aksesuarlar ve couture departmanının yöneticisi Anne Forman anlatıyor: “Öncelikle, tasarımcının kim olduğu tasarımın değerini belirliyor. Giysi, önemli bir koleksiyonun parçasıysa ya da belirgin bir tasarım tekniğinin simgesiyse önem kazanıyor. Nadirat ve hasarsız olması da giysiyi koleksiyonerler için cazip kılıyor. Müzayedelerdeki çekiç fiyatlarınıysa talep belirliyor. Genellikle bir çok kişinin ilgilendiği ve fiyat teklif ettiği parçalar daha iyi performans sergiliyor. Ayrıca, güncel moda trendlerine uygunluğun fiyatlara etkisi oluyor. Tasarımcının yakın zamandaki ölümü veya retrospektif sergisiyse, ilginin ve fiyatların artmasına yol açıyor.”


Bir koleksiyonerin perspektifinden
Moda koleksiyoneri BillyBoy, 70’ler ve 80’lerde New York-Paris hattında ayrıksı ve cüretkâr tarzı, Elsa Schiaparelli tasarımlarına olan düşkünlüğü ve dönemin yaratıcılarının pek çoğuyla kurduğu dostluklarla, sanat ve moda çevrelerinin ilgisini mıknatıs gibi üzerine çekmiş bir isim. Bugün yaşadığı İsviçre’de, 10 binden fazla giysiden oluşan koleksiyonu için evinin bir katını ayırmış durumda. BillyBoy’un hayatının pusulasını tek bir yöne sabitleyen olay, 14 yaşında Paris’te bir bit pazarında Elsa Schiaparelli tasarımı bir şapka bulması olmuş. Eksantrik İtalyan tasarımcının kıyafetlerini neredeyse takıntılı bir şekilde toplayan koleksiyoner, dünyadaki en geniş Schiaparelli koleksiyonuna sahip. Ayrıca, Balenciaga, Vionnet, Lanvin, Grès, Pierre Cardin ve Courrèges gibi Fransa’nın köklü modaevlerinin tasarımları da muazzam koleksiyonuna dahil.

Telefon hattının diğer ucunda sorularımızı yanıtlayan BillBoy söze, koleksiyonerliğe ilk merak sardığı dönemden bahsederek başlıyor. “60’ların sonunda kıyafet koleksiyonerliği diye bir mefhum yoktu. Oldukça az insan haute couture koleksiyonerliğiyle ilgileniyordu. Dolayısıyla, bu alanın öncülerinden olduğumu söyleyebilirim. Kıyafet toplamak, büyüleyici olduğu kadar insanı yalnız hissettiren de bir uğraş. Yıllar yılı insanlar bu uğraşımı çok tuhaf karşıladı. Genç yaşta eski giysilerle ilgilenmeye başlamam ailemi endişelendirdiği için beni bir psikiyatriste bile yolladılar!” Billyboy, modanın gelip geçiciliğine inat, titizlikle, sabırla ve kararlılıkla uğraşına sahip çıkıyor. Bu uğraşı, ciddi anlamda büyük bir koleksiyona dönüştürmesinde maddi imkânların ne kadar etkili olduğunu sorduğumda, “İlk başladığımda insanlar paramı boşa harcadığımı düşünüyorlardı. Kıyafete para yatırmak son derece saçma görülüyordu. Üstelik o zamanlar her şeyi gerçekten çok ucuza alabiliyordum. Aslında konu maddi olanaklara sahip olmakla ilgili değildi; kıyafetlere karşı tutkum olmasaydım bu koleksiyonu oluşturamazdım” diye karşılık veriyor.

Satılacak olan her şey önceden belirlendiği ve bu da sürprizlere yer bırakmadığı için müzayedeler onu pek heyecanlandırmıyor. “Bir bit pazarında gezinirken ya da 90 yaşında bir hanımefendinin gardırobundaki kıyafetleri keşfederken coşkuya kapılıyorum. Koleksiyonumdaki çoğu parçayı ilk sahiplerinden satın aldım” diyor. Mesela, en değerli ve nadir parçaları arasında saydığı, desenlerini Cecil Beaton’ın çizdiği Schiaparelli tasarımı elbiseyi Windsor Düşesi bizzat kendisine vermiş. Yakın dostları Diana Vreeland, Yves Saint Laurent, Hubert de Givenchy, Marlene Dietrich, Pierre Cardin ve Erté de Billyboy’un kıyafet aldığı isimler arasında. Bugün artık koleksiyonundan parçaları giymiyor olsa da gençliğinde, özellikle Elsa Schiaparelli şapkalar, takılar ve ceketlerle androjen görünümünü vurguluyordu. 1995’te Brüksel, Palais des Beaux-Arts’ta düzenlenen Fashion and Art: 1960-1990 sergisinin açılışına Yves Saint Laurent’ın Mondrian elbiselerinden birini giyerek katıldığında herkesi şaşkına çevirdiğinden söz ediyor. “Sergi için kişisel koleksiyonumdan Vivienne Westwood, John Galliano ve Jean Paul Gaultier tasarımı parçaları ödünç vermiştim. Orijinalini bulamadıkları Mondrian elbisenin bir röprodüksiyonu sergileniyordu. Bense 1965’te podyuma çıkan o elbiseyle karşılarındaydım.” Daha önce bazı parçalar zarar gördüğü için artık koleksiyonundan giysi ve aksesuarları müzelere ödünç vermeye pek yanaşmıyor. Bir süre önce Floransa’da bulunan Ferragamo Müzesi’nden teklif almış. “Artık bir kıyafeti ödünç vermek için çok katı kurallarım var. Kıyafet taşınırken ben de onunla yolculuk etmeliyim. Kimse ona dokunmamalı ve mutlaka sigortalanmalı.”

İleride İsviçre’de bir müze açarak, moda tarihine çentik atmış ikonik parçalardan oluşan  koleksiyonunu herkesle paylaşmak istiyor Billboy. “Koleksiyonumdaki hiçbir parçaya yatırım gözüyle bakmıyorum. Her biri, onlara duyduğum derin sevginin bir ifadesi” diyerek sözlerini noktalıyor. Derin tutkusunu duyumsamamak mümkün değil.

*Art Unlimited Mayıs-Haziran 2016 sayısında yayınlandı.


SaveSave

30/05/2016

Bir başarı göstergesi olarak annelik


Kimilerine göre içgüdüsel ve basit, kimilerine göre yüce ve kutsal bir görev. Peki ya bir kadın, anneliğe hayattaki tüm başarılarından daha çok paye veriyorsa? Beyoncé'nin bu yöndeki açıklamasının üzerine annelik-başarı ilişkisini tartışmaya açıyoruz.



Ben bir anne değilim. Anneliği, anne olmayı tecrübe etmemiş bir kadın olarak kaleme alıyor olsam da en nihayetinde beni de bir anne yetiştirdi. Hem iddia edildiği gibi, anneliğin yaşanmadan anlaşılamayacak kadar ayrıcalıklı bir durum olduğunu da düşünmüyorum. Bence annelik, üzerine en çok anlam yüklenen kadınlık hâli. Merak ediyorum; Beyoncé’ye “Onca başarımın arasında en gurur duyduğum an, kızım Blue’yu dünyaya getirdiğim andı” dedirten nedir? Neden hiçbir erkeği babalığa methiyeler düzerken görmüyoruz da kadınlar, anneliği öve öve bitiremiyor? Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde Çocuk ve Aile Çalışmaları Laboratuvarı’nın kurucusu ve direktörü Doç. Dr. Bilge Selçuk, ünlülerin annelik vurgusu yapmalarının, toplumdan takdir toplamalarına yaradığını savunuyor. İyi ebeveynliğin başarı olduğuna değinirken, anneliğin başarı olarak sunulmasının tamamen toplumsal tercihlerle ilgili olduğunun altını çiziyor. Bu da anneliğin, biyolojik olduğu kadar toplumsal bir çerçevede de değerlendirilmesi gerekliliğini doğuruyor. “Anneliğin başarıyla ilişkilendirilmesinin sebebi sistem. Annenin, çocuğa babadan fazla olarak verebileceği tek şey süt, emzirme yani. Gerisi anneye ve anneliğe atfedilen özelliklerle ilgili.” Bu açıdan bakıldığında, kadınlar için anneliğin toplumdan onay almanın yollarından biri olarak görüldüğü öne sürülebilir. Bu öyle güçlü bir onay alma ihtiyacı ki, Beyoncé gibi Grammy ödüllü bir pop yıldızını da, çocuğu için kariyerinden vazgeçen bir anneyi de anneliği yüceltmeye itiyor.
Konu hakkında bir de annelere kulak verelim. Üç erkek çocuk sahibi, borsacı Ceren Karacak, anne olmanın, kariyerini kötü yönde etkilediğini düşünüyor olsa da anneliğin kendisi için tamamlayıcı olduğunu ifade ediyor. “Anneliğin en doyurucu yanı, birilerinin size ihtiyaç duyması ve sizsiz yapamıyor olması. Çocuklarıma ait olmak ve onlarla var olmak güzel bir şey. Çocuk sahibi olmanın başarı olduğuna inanıyorum. Kendi açımdan, benden bekleneni yerine getirdim. Bulunduğumuz dönemde evlenebilmek, çocuk doğurabilmek, hele birden fazla çocuk doğurup onları okutabilmek maddi ve manevi olarak büyük bir başarı.” Tek çocuk annesi, çiçek atölyesi Labofem’in kurucusu Fem Güçlütürk’e anneliğin kendisi için ne ifade ettiğini sorduğumda, nükteli bir üslupla yanıt veriyor: “Ölene kadar doğru mu, yoksa yanlış mı yapıyorum muhasebesi yapmak ve vicdan azabı duymak. Çocuk, gerek kocaya, gerek hayata hükmetme maşası olarak kullanıldığı ve gezegende gereğinden fazla insan evladı olduğu için aslında hormonlara yenik düşülmese ve yapılmasa da olurmuş dedirtiyor.” Annelikle başarı arasındaki ilişkiye de farklı bir yaklaşım getirerek, “Benim için hayatta başarı, tüm sosyal beklenti ve baskılara rağmen kendin olup, kendin kalabilmek; tek ve biricik varoluş sebebini bulmak. Annelikte başarıysa, çocuğun da aynı şekilde kendi varoluş sebebini bulabilmesi, sevgi dolu ve neşeyle yaşamayı bilmesi. Karanfil olacak çocuğu gül yapmaya çalışmak, çocuğun doğasını bozar” diyor.  

Annelik kimliği
Türkiye’de, özellikle son yıllarda kadın politikaları, annelik ve aile kavramlarına indirgendi. Popüler kültür ve medyaysa anneliğin yüceltilmesinde her zamankinden daha ciddi bir rol oynuyor. Dünyanın geri kalanında da durum pek farklı değil aslında. Instagram ünlüsü annelerden oluşan ‘Insta-Mum’ furyası hız kesmiyor. Sosyal medya, anneliği tüm zorluklarından arındırarak sergilemeye yarayan bir araç haline geliyor. ‘Insta-Mum’ları takip ederseniz, her şeyi başaran o kadınlardan biri olmadığınız için yetersizlik hissetmeniz bile mümkün. Doç. Dr. Selçuk, annelerin çocuklarıyla olan “özel sevgi” ilişkilerini sosyal medyada paylaştıkları fotoğraflarla kanıtlama ihtiyacı hissetmelerini, onları yetiştirmek için çektikleri zorlukları anlatmak ve takdir toplamak istemelerine bağlıyor. “Beğenilme ihtiyacı, insanın temel ihtiyaçlarından. Ancak bunu çocuk üzerinden bir şov malzemesi haline getirmek çok yanlış. Bu, çocuğun da anneliğin de istismarı oluyor bir yerde. İsteyerek anne olan kadınlar, bebeğin doğduğu ilk günlerden başlayarak fedakârlık hikâyeleri anlatmaya başlıyor ve açıkça takdir edilmek istiyorlar. Annelik, kadının benliğinin başlıca parçalarından biri haline geldiğinde, kendini iyi hissetmesini sağlayacak en önemli konu da bu oluyor.”

Simone de Beauvoir, başyapıtı İkinci Cins’te, kadının, varlığını inşa etmek yerine, çocuk üzerinden gerçekleştirmeye çalışmasını ve bu durumun, kadının içsel yaşantısında yarattığı tahribatı büyük bir açıklıkla yazmıştı. “Kendi başımıza yaratamadığımız bir bütünlüğü, bir sıcaklığı, bir değeri çocuk aracılığıyla elde edeceğimizi sanmak düş kırıcı bir aldanmadır; çocuk, ancak tam bir çıkar gözetmeyişiyle başkasının mutluluğunu isteyebilen, karşısındaki varlık aracılığıyla yine kendine dönmeyip kendini aşabilen kadına sevinç getirebilir. Çocuk, insanın kendini anlayabileceği değerli bir girişimdir elbet; ama bütün girişimler gibi, tek başına insanı doğrulayamaz.” Bu söyledikleri, idealize edilen annelik kimliği ve bu kimliğe atfedilen anlamları gözden geçirmek için iyi bir başlangıç olabilir. 
  
Annelik mi? Kariyer mi?
Başarı olarak görülsün ya da görülmesin, anneliğin kadının kariyerine etki ettiği yadsınamaz bir gerçek. Üç yaşında bir oğlu olan sanatçı SENA, mesleğiyle annelik arasındaki dengeyi kurmakla ilgili şunları söylüyor: “İlk başta sanatın ellerimden kayıp gittiğini hissettim. Bir daha asla eskisi gibi üretemeyeceğimi düşündüm. Bu düşünce, neredeyse bir yıl boyunca beni hapis tuttu. Sonra yavaş yavaş düşüncemi çocuğumdan ayırıp sanata yönelttim. Bu dünyada kadın bedeninde olmamın, sanatçı ve anne olmamın benim için çok özel sebepleri var. Sanırım anne olmak bende bir tür aydınlanma hali yaratıyor.” SENA, dünyaya hayrı olan şahane insanlar yetiştiren annelerin başarılarını kutlamak gerektiğine inanıyor. Çocuğu büyürken yanında olmak için 13 yıllık iletişimcilik kariyerini bırakarak tam zamanlı anneliğe geçiş yapan, 9 yaşında bir çocuk annesi Ayşen Atasoy, anneliğin kariyer ve başarıyla mukayese edilemeyecek kadar güzel olduğunu anlatıyor. Atasoy’a göre annelik, çocuğu için her türlü fedakârlığı yapmak, kendisinden önce onu düşünmek anlamına geliyor.

Kendisi de iki çocuk sahibi olan Doç. Dr. Selçuk, orta ve üst gelir grubundan kadınların çocukları için işten vazgeçmelerini şöyle değerlendiriyor: “Annelik bizde genelde kutsallık, fedakârlık ve cefâkârlık gibi kavramlarla birlikte anılıyor. Anneliğe, kadının asli görevi, hatta var oluş sebebi gözüyle bakılıyor. Anneden beklenen, kendisini ve hayatını çocukları için feda ederek kutsallığın hakkını vermesi. Bu feda, annenin kariyerinden kişiliğine kadar tüm hayatını içerebilir. Kadınların iş hayatından çekilmeleri, toplumda benimsenen geleneksel toplumsal cinsiyet rolleriyle bağlantılı. Toplumsal değerler kadının evde çocuk bakmasını yüceltiyor; buna ayrıcalıklı bir anlam ithaf ediyor, anaların ayaklarının altına cenneti seriyor. Böylelikle annelik, benliğin en önemli unsurlarından biri haline geliyor. Ancak annelik bir kariyer değil tabii. Kariyer olarak kurgulamak, yüceltmek demek. Çocuğu kariyerine tercih eden annelerin bu yüceltmeyi daha çok yaptıklarını görüyoruz.” Anneliğin altından kalkılması kolay bir iş olmadığına eminim. Fakat onu kutsallaştırıp yücelterek kadının tek bir rolle özdeşleştirilmesine izin vermemek gerek. Kadın, salt anneliği üzerinden tanımlanan, başarısı ya da başarısızlığı anneliğe endeksli bir varlık olamaz.

*Vogue Turkiye Mayıs 2016 sayısında yayınlandı.