07/11/2016

Radikal flanözler sokakta


Tarih boyunca kadının sokakla ilişkisinden eksik olmayan gerilim, kadını eve bağlamak ve toplumsal cinsiyeti onun kimliğine iliştirmek için kullanıldı. Ama ne olursa olsun şehrin sokaklarında gezinen, özgürlük peşindeki kadınlar her zaman var oldu. Lauren Elkin’in kitabı Flâneuse: Women Walk the City in Paris, New York, Tokyo, Venice and London (Flanöz: Paris, New York, Tokyo, Venedik ve Londra’da Şehirde Yürüyen Kadınlar), bizi bu kadınlarla tanıştırmakla kalmıyor, hepimize sokağa çıkma ve avarelik etme şevki aşılıyor.


Kentsel dönüşüm projeleriyle sayısız estetik operasyona maruz kalmışcasına ruhundan olmasına rağmen, İstanbul sokaklarında yürümek benim için bir serüven olmayı sürdürüyor. Karmaşası ve alacalı bulacalı haliyle beni daima şaşırtan bu şehri amaçsızca arşınlamanın hazzı bir başka. Her şeyden önce metropol hayatının dayattığı hıza bir başkaldırı bu. Yürümek, yavaşlamak ve şehrin dokusunu bir sünger gibi emmek demek. Merakım ve keşfetme isteğimle kol kola girip yürüdüğümde taksiyle ya da toplu taşımayla bir yerden bir yere giderken olduğundan çok daha fazla şey ilgimi çekiyor. Mecbur kalmadıkça bu araçları kullanmaktan bile kaçınıyorum aslında. 18 yaşımda rüştümü ispatlamak için ehliyet almış olsam da o günden bu yana direksiyon başına oturmuşluğum yok. Yani, adımlarımı şehrin ritmine bırakarak aylak aylak yürümek tam bana göre. 1840’larda Paris pasajlarında kaplumbağa gezdiren flanörlerle boy ölçüşemem elbette. Kendisi de bir flanör olan Alman felsefeci Walter Benjamin, bu örnekle flanörlüğün temposu hakkında bir fikir edinebileceğimizi söylemişti. Kimdir şehri kaplumbağa adımlarıyla aheste revan dolaşan bu flanör? 19. yüzyılın ilk yarısında, Paris’in sokaklarında ve pasajlarında aklına estiği gibi gezinen, bitmek tükenmez bir ilgi ve merakla şehri gözlemleyen bir kâşif. Fransızca’da avare gezgin anlamına gelen flâneur kelimesi, yazar ve çevirmen Ahmet Cemal’in anlatımıyla “avare dolaşırken aynı zamanda çevrenin izlenimleriyle düşünce üreten kişidir.” Şehrin devinimi onu büyülese de bu devinimin bir parçası değil, gözlemcisidir. Başıboş flanör şehrin sokaklarında kaybolurken kadın flanör, yani flanözün esamesi okunmuyor muydu acaba? Lauren Elkin, Flâneuse: Women Walk the City in Paris, New York, Tokyo, Venice and London (Flanöz: Paris, New York, Tokyo, Venedik ve Londra’da Şehirde Yürüyen Kadınlar) adlı kitabıyla bu soruya yanıt arıyor. Yazar George Sand’den sanatçı Sophie Calle’a, savaş muhabiri Martha Gellhorn’dan yönetmen Agnès Varda’ya sanatçıların flanözlük deneyimlerini ortaya koyarak flanör kavramının cinsiyetlendirilmiş yapısını sorguluyor. Yaşadığı şehirleri, yaratıcı ve gözüpek flanözlerin ayak izlerini takip ederek keşfeden Elkin, okuyucuya da modern zamanların planlı, programlı ve hızlı yaşam tarzına kafa tutma ve şehri yeni baştan keşfetme hevesini bulaştırıyor.   


Korunaklı yaşamdan şehrin karmaşasına
Çocukluğum süresince her yaz Tuzla’da bulunan sitemizde şehir hayatından uzak, korunaklı ve mutlu günler geçirirdim. O günlerin naifliği uzun yıllar benimle kaldı. Herkesin birbirini tanıdığı, tehlikeden uzak ve emniyetli olan bu ortamda yaşarken, insan dünyanın geri kalanının da bundan ibaret olabileceği izlenimine kapılabiliyordu. Bir terrarium’un yapaylığına sahip olan site yaşamı, Elkin’in çocukluğunun geçtiği, 50’li yılların Amerikan rüyasının yaratıcısı olan New York, Long Island’daki banliyölerle benzerlikler taşıyordu. Gençliği o yıllara tekabül etmese de banliyönün düzenli hayatından şehrin keşmekeşine karışma isteğini erken yaşta duyumsamaya başlar Elkin. Eleştirel düşünmeye başladığında, banliyönün mecbur kıldığı, tamamen taşıtlara bağlı bir  yaşam tarzına şüpheyle bakmaya başlar. Yürüme kültürünün olmayışının özellikle kadınları nasıl etkilediğini şu sözlerle anlatıyor: “Bu durum otoriter bir algı yaratıyor. Merak etmeyen bir kadın aile kurumundan bir adım öteye gidemez. Muntazam sistemi, yakındaki alışveriş merkezi, uçsuz bucaksız döngüler halindeki yollarıyla banliyö düzeni ona belirli sınırlar dayatır. Madame Bovary’den Revolutionary Road’a edebiyattaki isyânkar banliyö kadınlarının nasıl öldüklerini bir düşünün. Büyük hayaller kur, sonun ölüm olsun.” Kitapta etraflıca anlatılan Amerika’nın banliyö yaşantısı, günümüzde İstanbul’un çehresini değiştiren sayısız rezidans ve sitedeki yaşam tarzlarını çağrıştırıyor. Şehrin içinde bile olsa çevreden kopuk, güvenli ve içe dönük bu yaşam alanları alışveriş merkezleriyle çevreleniyor ve insanları biteviye bir döngünün içinde debelenmeye itiyor. Oysa yaşam sokaklarda.

Elkin de şehrin, yaşamın ta kendisi olduğuna inandığı için 1999’da, 20’sindeyken Paris’in yolunu tutar. Galeries Lafayette’den aldığı iki küçük defterle şehrin sokaklarını arşınlar ve her vakit bulduğunda bu defterlere bir şeyler çiziktirir. Yürüyüşlerinde yalnız değildir hiçbir zaman; geçmişte aynı sokaklarda ilham bulan, özgürlüğün peşinden giden ve başkaldıran kadın yazarlar eşlik eder ona. Flanöz kavramının tam anlamıyla hakkını veren George Sand mesela. Sand, 1831 yılında, henüz 24 yaşındayken, iki çocuğundan birini yanına alarak taşradan ayrılır ve Paris’e yerleşir. Kıt kanaat geçinmeye çalışırken “taşranın etkilerinden bir an önce sıyrılmak, hem zamanın düşünceleri hem de üsluplarıyla, kısacası güncel olan her şeyle tanışmak ister.” Tiyatrolar, müzeler, kulüpler, sokaktaki yaşam... Her şeyi izler. Ancak dönemin giysileri, “çılgın bir kalabalık içinde kaybolmuş bir atom” gibi hissetmesine elverişli değildir. Bunun üzerine, kanunlar kadınların pantolon giymelerini yasaklamış olduğu halde radikal bir karar alır. Kendisine gri kaba bir kumaştan bir redingot, pantolon ve yelek diktirir. Gri şapkasını takıp, kalın yün kravatını da bağlayınca, sokaklarda dikkat çekmeden ve özgürce hareket etmeye başlar. Zarif ayakkabılarının yerini alan altı demirli alçak topuklu çizmeleriyle, “kaldırımlara sapasağlam basar, Paris’in bir ucundan diğerine uçuşur.” “Yürüyerek bütün dünyayı gezebilecekmiş gibi hissediyordum” sözleri onun tam anlamıyla bir flanöz olduğunun göstergesidir.

George Sand

Şehirler ve kadınlar
Şehirler, sokaklarını kadınlara açmak konusunda her zaman cömert olmadı. Paris’te 20. yüzyıla kadar kadınlar sokaklarda boş boş gezme özgürlüğüne sahip değildi. İngiltere’de 19. yüzyılda gece sokakta görülen her kadın fahişe olduğu şüphesiyle polis tarafında doktora götürülür ve bekaret kontrolüne zorlanırdı. Zafer Toprak’ın Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm kitabında belirttiği üzere, Osmanlı’da uzun yıllar kafes ardında kalmış kadının temel sorunu kamusal alana çıkmaktı. “Kadının özgürlüğü sokaktan, sokağa çıkmaktan, yanında aile efradı olmaksızın sokakta tek başına yürümekten geçiyordu.”

Sokak, kadını dışlasa ve hatta yaftalasa da onun özgürlük arayışını elinden alamadı. Elkin, bu arayışı hiç bırakmayan kadınların ışığında flanöz kavramının derinlerine iniyor. İngiltere’nin kadını bastıran Viktoryen çağında yetişmiş olan yazar Virginia Woolf Londra sokaklarında dilediğince gezme cesaretini göstermeseydi kadınlara kendilerine ait bir odaları olmasını, ne olursa olsun üretmelerini ve para kazanmalarını söyleyebilir miydi? Elkin, Woolf’un ve romanlarında yarattığı pek çok kadın kahramanın flanöz olduğuna inanıyor. “Londra’da yürümeyi seviyorum. Kesinlikle taşrada yürümekten daha iyi” diyen Mrs Dalloway karakterini 20. yüzyıl yazınının en büyük flanözü sayıyor. Woolf’un şehirle kurduğu derin bağ ise 31 Mayıs 1928 tarihli günlük yazısında görülüyor: “Londra’nın kendisinin sonsuz bir çağrısı var, kışkırtıyor, bana bir oyun, bir öykü, bir şiir esinliyor, ayaklarımın beni Londra sokaklarında taşımasından öte zorluk çıkarmadan.” Sokakların sesinin, zaman zaman durup dinlediği ve yakalamaya çalıştığı bir tür lisan olduğunu düşünen yazar, bir anlamda kadınlara sokakların cazibesini gösteriyor.

Toplumsal normlar, örf ve adetler bugün dahi kadının sokakla ilişkisini sekteye uğratıyor. Kitabın sonsözünde, şehrin tarafsız olmadığını, feminizme dair bir mesele olduğunu söylüyor Elkin. “Tahran’dan New York’a, Melbourne’dan Mumbai’ye bir kadın halen şehirde bir erkeğin rahatlığıyla yürüyemiyor.”

*Vogue Türkiye Ekim 2016 sayısında yayınlandı.


11/10/2016

Eyvah canımız sıkılmıyor!


"Canım sıkılıyor" dediğimizde yapılan kötü bir şaka vardı: Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz! Elimizde canı sıkılanların daha uzun yaşadığına dair bir kanıt yok ama biraz boş kalmanın, içimize dönüp kendimizle samimi ilişki kurmak, dolayısıyla huzurlu olmak, yaratıcı işler yapmak için gerekli olduğunu söyleyen çalışmalar var. "Yetişkin emziği" akıllı telefonlar ise artık unuttuğumuz bu duyguyla aramızdaki en büyük engel. Bakın nasıl...

Birkaç ay önce ülke gündemi dakika başı değişirken telefonuma yapışık yaşamaya başladığımın farkına vardım. Evet, olağanüstü bir durumla karşı karşıyaydık. Ancak yaptığım, bu olayın bende yarattığı duygu değişimlerini anlamaya çalışmak yerine onlardan alabildiğine kaçmaktı. Nasıl mı? Saatler boyunca Twitter’da twit okuyarak, WhatsApp gruplarından gelen mesajlara cevap vererek, Facebook’ta paylaşılan haberlere tıklayarak. Sözüm ona kaygımı hafifletmeye çalışıyordum. Ne var ki elimde telefonla geçen saatlerin sonunda hiçbir şey yapmamış gibi hissediyordum. Çünkü açgözlü bir şekilde bilgi tüketirken düşünmeyi bir kenara bırakmıştım. Duyum ve düşünme olmadığı için telefonumdan pek de farkım kalmamıştı aslında; mekanikleşmiştim. Pek çoğumuz gibi, psikoterapist Engin Geçtan’ın İnsan Olmak kitabında bahsettiği şeyi yaşıyordum. Geçtan, insanın doğaya olan bağımlılığından kurtulabilmek için diğer insanlarla bir araya gelerek teknolojiyi geliştirdiğini, ancak bu kez de onun tutsağı olup olmadığı sorusunun ortaya çıktığını söylemişti. Şüphesiz akıllı telefonlar hayatlarımızı kolaylaştırıyor. Fakat kendime ve etrafıma şöyle bir baktığımda, telefonları belirli amaçlara hizmet eden araçlar olarak görmekle, onlara bağımlı olmak arasındaki çizginin aşıldığını görebiliyorum. Siz de bir restorana gittiğinizde, şayet telefonunuzu elinizden bırakabilirseniz çevrenizdeki insanları gözlemleyin. Pek çoğunun, kafaları önlerine eğik, yüzleri telefondan yansıyan ışıkla aydınlanmış olarak oturduklarını ve yemek yeme eyleminden tamamen koptuklarını fark edeceksiniz.

Telefonlar, insanların düşünceleriyle baş başa kaldıkları zamanı bile ele geçirmişken onlara bu kadar bağlanmamızın psikolojik nedenlerini Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Adil Sarıbay şöyle açıklıyor: “İnsan beyni, fırsat bulursa belirli örüntüler içine girme eğilimi gösterir. Beynimiz, haz veren bir madde veya faaliyet keşfettiği zaman bunun daha fazlasını edinmek üzere hareketlerimizi yönetir.  Ayrıca, insan ırkı, diğer memeliler gibi görsel ve işitsel uyaranlara çok duyarlı. Cep telefonunun bağımlılık potansiyelinin bir kısmı, her yere götürebildiğimiz bir cihaz olarak bu tür uyaranları bol bol sağlamasıyla ilgili. Bu uyaranlardan (örneğin bir oyunda puan toplamak, Facebook’ta bir paylaşıma gelen “like”) hoşlanıyoruz; bunlar, beynimizin zevk merkezini uyarıyor. Beyin, ödül olarak yaşadığı her davranışı tekrarlama eğilimindedir. Bu da bağımlılığın kapısını açar.” Cep telefonlarımızın bizi bir gün içinde ne kadar çok “ödüllendirdiğini” bir düşünün. Instagram’a koyduğumuz fotoğraflardan tutun da attığımız twitlere ve Facebook’ta paylaştığımız durum bildirimlerine kadar her şeyin karşılığında bir kalp kazanabiliyoruz. Telefondan gelen her uyarı tonu, ekranda yanan her bildiri ışığı bize anlık doyum sağlıyor. Gerçek hayatta yoksunluğunu çektiğimiz onayları, cep telefonundan kopardığımızı sanıyoruz. Aslında iç dünyamızın çoraklığı yüzünden ona daha da sıkı sarılıyoruz.

Ne kadar bağımlıyız?
Geçtiğimiz yıl Britanya’da yapılan bir araştırma için 18-33 yaş arasındaki 23 katılımcıdan gün içindeki telefon kullanım oranlarını tahmin etmeleri istendi. Aynı zamanda, cep telefonlarına yüklenen bir uygulamayla bu oranlar ölçüldü. Katılımcılar günde ortalama 37 kere telefon kullandıklarını söylerken, gerçek rakam yaklaşık 85’ti. Telefon konuşmaları ve müzik dinlemenin de dahil olduğu kullanımla geçen süreyle ilgili tahminleri bir saat civarındaydı. Gerçekteyse 5 saat 5 dakika boyunca telefonla haşır neşirdiler. Bu sonuçlara bakarak, cep telefonu kullanımının neredeyse otomatikleştiğini iddia edebiliriz. Hepimiz farkında olmadan, zannettiğimizden çok daha kısa aralıklarla telefonlarımıza dokunuyoruz. Peki bunu neden yapıyoruz? Yalnızlıktan kurtulmak ve sanal aidiyetlere tutunmak için olabilir mi? Sarıbay, cep telefonunun yalnızlıktan kaçma aracı olarak görüldüğünü söylerken şunu atlayabileceğimiz konusunda uyarıyor: “Cep telefonu aslında çoğu zaman bizi yalnızlıktan değil, sosyal ilişki ve etkileşimlerin karmaşa ve belirsizliğinden kaçırıyor. Bu esnada bizi daha yüzeysel ilişkiler dünyasına hapsediyor.” Bu konuda kitapları olan Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) görev yapan, sosyal psikolog Prof. Sherry Turkle’ı alıntılıyor: “Başka insanlarla aynı ortamdayken cep telefonu sayesinde psikolojik olarak o beraberlikten kopuyoruz. Ancak fiziksel mekanı paylaştığımız için sosyal bir etkileşim yaşadığımızı sanıyoruz. Halbuki teknoloji, ilişkilerimizi erozyona uğratmaya başladı: Birbirimize sorduğumuz sorular basitleşiyor ve kısalıyor, soruların cevaplarını dinleme sabrımız azalıyor, empati yeteneğimiz köreliyor... Yani bir açıdan yalnızlıktan kaçarken veya kaçtığımızı sanarken yalnızlaşıyoruz.” İşin aslı, yağmurdan kaçarken doluya tutuluyoruz. Yalnız kalıp, iç dünyamızın ve benliğimizin seslerine kulak vermek istemediğimiz için kendimizi dışsal uyaranlarla oyalıyoruz. Bunun sonucunda hem kendimize hem de çevremize yabancılaşıyoruz. Her an elimizin altında olan cep telefonu, çeşit çeşit “numaralarla” bu yabancılaşmanın biz farkına bile varmadan gerçekleşmesini sağlıyor.

Can sıkıntısının sonu
Diyelim ki bir arkadaşınızla buluşacaksınız. Buluşma mekânına biraz erken geldiniz. Ne yaparsınız? Boş boş oturup etrafı mı seyredersiniz? Yoksa e-postalarınızı kontrol eder, sonra Snapchat’e bir göz atar, Twitter’da birkaç twit okur ve boş vaktinizi “doldurmaya” mı çalışırsınız? Cevabınız buysa, siz de can sıkıntısının ne demek olduğunu aklından çıkaranlardan birisiniz. Artık canımızın sıkıldığı, düşüncelerimizin aylak aylak zihinlerimizde cirit attığı zamanların kontrolü cep telefonlarında. Yazar ve akademisyen Eva Hoffman, bir süre önce yayınlanan kitabı How to be Bored’da (Nasıl Sıkılmalı) sıkılmayı, kendi kendimize kalmayı ya da oturup boşluğa bakmayı unuttuğumuzu öne sürüyor. Hoffman’a göre, zaman zaman hiçbir şey yapmamak kendimizi tanıma açısından çok önemli. Tabii telefonlarımızın daimi bombardımanından vakit kalırsa. “Teknoloji pek çok yönden harika olsa da aslında problemi yoğunlaştırıyor. Ona büyük ölçüde bağımlıyız ve teknolojik cihazlarımızdan uzaklaşmak hepimiz için çok zor.”

Akıllı telefonlarımızı gömüp teknolojiden uzaklaşmamız gerekmiyor aslında. Telefon kullanırken daha bilinçli olmalı, kendimizle ve çevremizle geliştirdiğimiz ilişkide telefonun yerini yeniden gözden geçirmeliyiz belki de. Kendimizi tanımak için ne kadar çaba sarf edersek, çevremizle kurduğumuz ilişkiler de o kadar gerçek hale gelir. Gün içinde telefonları elimizden bırakıp düşünmeye az da olsa zaman ayıralım. Montaigne Denemeler’inde kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz olduğunu yazmıştı. “Kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız. Tibullus’un dediği gibi, ıssız yerlerde kendin için bir âlem ol.”

*Vogue Türkiye Eylül sayısında yayınlandı. 

05/09/2016

Bisikletli stil avcısı


Sokak modası fotoğrafçılığı moda dünyasının havalı mesleklerinden biri olmadan çok önce Bill Cunningham bu işe tutkuyla sarıldı. Geçen Haziran ayında, seksen yedi yaşında aramızdan ayrılan ustanın objektifi, yıllar boyunca New York sokaklarındaki insanların tarzlarının peşindeydi.

Seda Yılmaz

Görmek ve görülmek, görselliğe dayalı modanın ayrılmaz parçaları. Bill Cunningham, yıllar yılı New York sokaklarındaki özgün stilleri gördü, gördüklerini fotoğrafladı ama görünmedi. “Her şey görünmez olmama bağlı. Böylece daha doğal fotoğraflar çekiyorum.” Mesleğini icra ederken gözü kimsenin görmediklerini yakaladı. Modanın Ana Kraliçesi Anna Wintour bile kendisi, ekibi ve modanın diğer ağır toplarıyla birlikte aynı defilelere katılan, aynı sokakları arşınlayan Cunningham’ın herkesin gözünden kaçanı fark ettiğini ve bunun, altı ay sonra trend olduğunu anlatmıştı. Cunningham’a göre, gündelik hayatın gerçekliğine dayanmak için bir zırh moda. O, bu zırhı kuşanan insanları daima müthiş bir titizlikle seçerek kadrajına aldı. “Çoğu insan, iyi giyinen birinin çıkıp çıkmayacağını bilmeden her gün aynı yere gelip iki saat bekleyecek kadar aptal olmama inanamıyor. Fakat ben birini bulmanın yaşattığı şaşkınlığı seviyorum. O şaşırtıcı kişileri beklerken günler, haftalar, yıllar harcıyorum.” Cunningham, her gün bisikletine atlayıp çoğunlukla 57. Cadde ile 5. Cadde’nin köşesine konuşlanarak insanları gözlemliyordu. Aslında gördüğü, insanlardan çok onların giydikleriydi. Hatta hiç sinemaya gitmediği ve bir televizyona sahip olmadığı için Farrah Fawcett’ı fotoğrafladığında onun kim olduğu hakkında en ufak bir fikri olmadığını söylemişti. Hollywood’un münzevi yıldızı Greta Garbo, ününden değil, paltosunun kesiminden ötürü Cunningham’ın dikkatini çekmişti. 30 Aralık 1978’de New York Times’da yayınlanan ilk fotoğraflarının arasında bu iki ismin kareleri vardı. O gün başlayan New York Times serüveni, Cunningham ölünceye kadar devam etti. Onun kurgudan uzak fotoğrafları sayesinde, New York’un moda, stil ve yaşam tarzına dair bir görsel arşiv oluştu.

“Fotoğraf makinasının icadından beri insanlar sokakları fotoğraflıyorlar. Bu yüzden yaptığımın yeni olduğunu söyleyemem. Fakat bence fark, benim fotoğrafladığım insanları görmemem; tek gördüğüm şey kıyafetler.” Bill Cunningham, 2002’de New York Times için kendisini anlatan bir yazı kaleme aldığında mesleğinden böyle söz etmişti. Bu yazıyı defalarca okumak, bir ressamın oto portresinin karşısında dakikalarca gözlerimi ayırmadan bakmaktan farksızdı benim için. Bir yaratıcının, bir sanatçının iç dünyasının zenginliğini anlamaya çalışma çabasıydı bu belki. Birkaç yıl önce onun hayatını anlatan Bill Cunningham New York belgeselini izlemek de benzer bir duygu yaşatmıştı. Cunningham’ı belgesel için ikna etmek, yönetmen Richard Press’in tam sekiz yılını almıştı. Press, onu yıllardır tanıyanların bile kişisel hayatı hakkında hiçbir şey bilmedikleri bu denli kapalı bir adamın belgeselini çekmenin pek kolay olmadığını belirtmişti. Peki kimdi kameraya hep gülümseyerek bakan, bu fotoğrafçılığa düşkün adam?


Bir tutkunun peşinde

Sokaktaki insanların fotoğraflarını çekmeye İkinci Dünya Savaşı sırasında başladı Bill Cunningham. Boston’da yaşayan İrlanda asıllı Katolik ailesinin yanından ayrılıp New York’a geldiğinde on dokuz yaşındaydı. Harvard’da bir dönem okuduktan sonra buranın kendisine göre olmadığını anlamıştı. Küçük bir çocukken bile kiliseye gittiğinde tek yaptığı şeyin kadınların şapkalarını gözlemlemek olduğunu itiraf eden biri için bu oldukça normaldi elbette. Giysilere olan ilgisi ailesini endişelendirdiği için reklam alanında çalışmaya başlasa da kısa süre sonra kararını verdi; şapka tasarlamaya başlayacaktı. Tasarladığı şapkaları giyenler arasında New York sosyetesinden kadınların yanı sıra Marilyn Monroe, Joan Crawford ve Ginger Rogers gibi Hollywood yıldızları oldu. 1953’te Kore Savaşından döndükten sonra, Women’s Wear Daily’nin kurucusu John Fairchild’ın teklifiyle moda basınıyla tanıştı. Yazdığı köşe yazıları modaya olan iştahını daha da kabarttı. Fairchild, tasarımcı Courrèges hakkında kaleme aldığı yazıyı değiştirince Women’s Wear Daily’den ayrıldı. Cunningham, Courrèges’in tam anlamıyla bir devrimci olduğunu düşünüyordu, Fairchild ise Yves Saint Laurent’ın. Yazıda tüm vurgunun Saint Laurent’da olması konusunda ısrar edince anlaşmazlığa düştüler. Cunningham’a ilk fotoğraf makinesini 60’ların ortalarında fotoğrafçı David Montgomery, “Bunu bir defter gibi kullan” diyerek verdi. İşte böyle başladı mesleğine duyduğu aşk. 2008’de Fransız hükümetinin en üst düzey nişanı olan Legion D’Honneur’a layık görüldüğünde, nişanı alacağı partide fotoğraf çektiğini gören bir tanıdığı, “Kendi partinde bile çalıştığına inanamıyorum” demişti. Cunningham bunun iş değil, zevk olduğunu söylemişti. Ödül konuşmasında, “Ünlülerle ve onlara hediye edilen kıyafetlerle ilgilenmiyorum. Benim için önemli olan bir elbisenin kesimi, şekli, rengi... Bugün, her zaman olduğu gibi, güzelliğin peşinden koşan onu bulacaktır” demişti sesi titreyerek.

Belgeselde kendisinden bahsederken tuhaf kelimesini sık sık kullanıyor Cunningham. Mesela, partilere giderek New York Times’ın Evening Hours sayfaları için insanları fotoğraflarken asla bir şey yiyip içmemesiyle ilgili, “Ben sadece Times’a haber yapmak üzere oradayım, yiyip içmek için değil. İnsanlar bunu biraz tuhaf buluyorlar” diyor. “Tuhaflıkları” bununla kalmıyor. Modaya tutkun bir adam olmasına rağmen üniforma gibi tek bir kıyafet giyiyor: Haki pantolon, siyah spor ayakkabılar ve mavi işçi ceketi. Bir keresinde Vanity Fair’in kendisini en iyi giyinenler listesine koymak istediğini ve stili için olmazsa olmazını sorduklarını söylemişti. “Onlara bant diyeceğim.” Belgeseli izlerken sözünü ettiği bandın ne olduğunu anlıyorsunuz. Siyah yağmurluğu boyun kısmından yırtılmaya başladığında onu bantla yapıştırıyor. “Bunun herkesi utandıracağını biliyorum ama beni utandırmıyor.” 2010 yılına kadar, küçücük bir apartman dairesinde negatiflerinin bulunduğu sayısız kutunun arasında, tek kişilik yatakta uyuyan bir adamdan bahsediyoruz sonuçta. Uzun yıllar Details dergisinin kendisine ödemek istediği çekleri yırtan Cunningham için “Para en ucuz şey; özgürlükse en pahalı.” Onun tuhaflık olarak addettikleri, hayatını adadığı tek bir şeyin olmasının eseri. Özgürlüğe kavuştuğu nokta da tam burada, fotoğraflarında.

*Vogue Türkiye Ağustos 2016 sayısında yayınlandı.

08/08/2016

Müzik ve konfetiyle tacizci avı

Sokak, kadın için daima tekinsiz. Meksiko sokaklarında tacizcilerin peşine
düşen feminist grup, erkeklere iyi bir ders veriyor.





Sokakta sözlü tacize uğradığınızda nasıl tepki verirsiniz? Feminist grup Las Hijas de Violencia (Şiddetin Kızları), tacizcileri “haklamak” için müziği ve
konfeti püskürten silahları kullanıyor. Yirmili yaşlarındaki üç kadının kurduğu
grup, yaratıcı performanslarıyla Meksiko sokaklarını şenlendiriyor. Taktikleri
eğlenceli olduğu kadar etkili de. Etrafta bir sözlü taciz duyduklarında
tacizciyle yüzleşiyor ya da onu kovalıyorlar, silahlarından konfeti püskürtüp,
şarkıları Sexista Punk’ı bangır bangır söylemeye başlıyorlar.

Bununla her gün karşılaşıyorum
Aynı bakışlar ve saldırgan sözler
“Of yavrum! Şu güzelliğe, şu kıça bak!”
Bu aşağılamayı basbayağı görmezden geliyorum.

Grubun dişli üyeleri, silahın namlusunu erkeklere doğrulttuklarında,
onların güç simgelerinden birini ele geçirmiş oldukları için karşısındakileri
dumura uğratıyorlar. Namludan konfeti püskürttüklerindeyse güç ilişkisini
matrak bir şekilde tersine çevirip, erkeklerin zorbalıklarıyla bir güzel
dalgalarını geçiyorlar. Tacizciler çoğunlukla iltifat ettiklerini ya da sadece
baktıklarını söyleyerek işin içinden çıkmaya çalışıyorlar. Oysa tecavüze giden
yol, tacizin her türüyle döşeli. Sözlü tacizi zararsız ve masum bir erkek hobisi
gibi göstermek her zaman başvurulan bir yöntem.

Cinsiyetçiliğe karşı eyleme geçmekle kalmayıp, işin içine yaratıcılık da katan
Şiddetin Kızları’nın performansları, Meksika’da kadınlara yönelik şiddetin normalleşmesine bir tepki aslında.
Ülkenin bu konudaki sicili kabarık. Burası, dünyada kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik şiddetin en yoğun görüldüğü ülkeler arasında. National Citizen Femicide Observatory, günde altı kadının öldürüldüğünü tahmin ediyor. 2012 ve 2013’te işlenen 3892 kadın cinayetinin sadece yüzde 24’ü hakkında soruşturma açıldı ve katillerin yüzde 1,6’sı hapis cezasına çarptırıldı. Birleşmiş Milletler’e göre, Meksika, dünyada kadına yönelik şiddetin en yoğun görüldüğü 20 ülkeden biri. 
Burada kadınlar küçük yaştan itibaren sokaklarda tacize uğruyorlar. Toplum, kadınlara tacizcilerle nasıl baş etmeleri gerektiğini öğretmediği gibi onların bu konuda yaygara koparmalarını da istemiyor. Gelenekçilik sağ olsun! Sözlü taciz, Meksika geleneklerinin diliyle iltifat diye adlandırılıp meşrulaştırılıyor. Bu iltifatlar Şiddetin Kızları’na sökmüyor elbette.

Grubun videosunu izlerken yumruklarımı sıkarak kendimi sorguladım. Neden sokakta
yürürken mini etek giydiğim için beni yiyecekmiş gibi bakan bir adama hiç çıkışmadım bugüne kadar? Ergenlik dönemimde İstanbul’un ‘nezih’ muhitlerinden
Bağdat Caddesi’ni bir uçtan uca dolaşırken biri bana sözlü tacizde bulunduğunda
ilk refleksim neden utanıp sıkılmak olurdu? Yoksa fazla mı kırıttım? Üstüm
başım çok mu davetk
âr? Erkek egemenliğinin içselleştirilmesi bunu gerektirdiği için k
arşı cinsin yaptığına karşı çileden çıkmadan önce suçu kendimde arardım. Yani, peşimden ıslık çalanların ya da laf atanların maçoluğuna bal gibi de göz yumardım. Tüm bunlar, babamın, memelerim büyüdüğü için dar tişört giymemi yasaklamasıyla aynı zamana rastlar. Eh o memelerin serpildiğini giydiklerimle gösterirsem o zaman laf atılmasını da göze almam gerekti. Buna engel olmak elbette bir erkeğin göreviydi. Edilgenliğin daniskası! Yıllar sonra edilgenliğimden kurtulduğum yanılsaması içinde, “İstediğimi giyerim ve kimseyi umursamam” tavrımı takınmışken minibüste bir adamın tacizine uğradım. Şort giymiştim, yanımda oturan adam bacağını bacağıma sürterken kıyameti koparıp, çantamı onun kafasına geçiremedim. Korkudan pıstım kaldım. Yüzüm kızardı; sinirlerim gerildi ama hiçbir şey yapamadım. O an ne düşünerek sesimi çıkarmadığımı bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey var; yakın zamana kadar cinsiyetçilikle ilgili toplumun normalleştirdiği şeyleri sorgulamayı aklımın ucundan bile geçirmediğim. Sadece okuyup meslek sahibi olarak erkek egemenliğine kafa tuttuğumu sanmışım. Ne de olsa domestik bir ev kadını değilim canım diye düşünmüş olmalıyım. Kendi paramı kazanıyorum. Bu durumda erkek benden üstün olamaz. Gel gör ki minibüste tacize uğradığımda da kendi ayakları üzerinde duran bir kadındım!

26/07/2016

Naomi'nin savaşı


İşinin ehli bir heykeltıraşın elinden çıkmışçasına zamana kafa tutan bir fizik. Modanın statükosuna karşı başkaldıran, mücadeleci bir ruh. Naomi Campbell, siyah modellerin yadsındığı 80’lerde, moda dergilerini ve podyumları azmi ve güzelliğiyle kuşattı. Teslimiyet halen sürüyor.

Yıl 1988. Vogue Paris, provokatif ve ayrıksı kimliğine henüz kavuşmamış olacak ki, 23 yaşındaki Naomi Campbell’ı kapağa taşıyıp taşımamakla ilgili tereddüt yaşıyor. Tasarımcı Yves Saint Laurent bir tehdit savuruyor ve bunun gerçekleşmemesi durumunda dergiye vereceği tüm reklamları durduracağını söylüyor. Böylece Campbell, derginin kapağına çıkma “şerefine erişen” ilk siyah model oluyor. Bir yıl sonra, Vogue Amerika’nın en tantanalı sayısında (meşhur Eylül sayısı) da yine bir ilk gerçekleşiyor. Modanın öznesi olarak seçilen “ideal” modellerin arasında Campbell, dişli bir kısrak gibi başkaldırmaya başlasa da mücadelesi hiç bitmiyor. Bugün dahi modada siyah modeller eşit şekilde temsil edilene kadar emekliliğe niyeti olmadığını söylüyor. Geçtiğimiz yıl, moda fotoğrafçısı Nick Knight’la yaptıkları bir söyleşide, “Irkçılık kelimesini kullanmaktan hoşlanmıyorum bile. Bunu mülkiyetçilik olarak adlandırıyorum. İnsanlar ideallerini değiştirip daha açık görüşlü olmak ve güzel bir modeli ten rengine bakmaksızın seçmek istemiyorlar” dedi. Haksız sayılmaz. Ünlü markaların 2016 ilkbahar-yaz kampanya çekimlerindeki mankenlerin yüzde 78,2’si beyaz. Yani, sözde çeşitliliğe kucak açmış görünen moda sistemi, uyguladığı çifte standarda sadık kalmayı sürdürüyor.


Erken başlayan moda kariyeri
Jamaicalı dansçı bir annenin kızı olan Naomi Campbell babasını hiç tanımadı. Londra’da, üzerinde üniformasıyla okul çıkışında arkadaşlarıyla takılırken, bir modellik ajansı tarafından keşfedildiğinde 15 yaşındaydı. 16’sında çekimler için Paris’e gidip gelmeye başlamıştı bile. Bu seyahatlerden birinde başından geçenleri kendi cümleleriyle anlatıyor: “Bir keresinde tüm param çalındı. Şehirde kimseyi tanımıyordum. Çekim esnasında tanıştığım bir model, prova için bir tasarımcının atölyesine gidiyordu; beni de çağırdı. Azzedine Alaia’yı böyle tanıdım. Elbette kim olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Azzedine’e, Londra’dan yeni geldiğimi ve tüm paramı çaldırdığımı anlattığımda bana evinde kalabileceğimi söyledi. Ertesi gün oraya taşındım. Sanırım hayatımdaki baba figürünün eksikliğinden ötürü, saygı duyduğum ve hayran olduğum erkeklerde babacan tavırlar arıyorum. Bu, ‘papa’ (baba) diye çağırdığım Azzedine için de geçerli. O da bana ‘ma fille’ (kızım) diye seslenir.” Bu alıntı, modelin hayatının ve kariyerinin tam anlamıyla bir retrospektifi olan iki ciltlik, sınırlı sayıda basılan Naomi Campbell kitabından.



Kitabın 496 sayfalık ilk cildinde, 80’lerden 2000’lere kadar Campbell’ı fotoğraflamış olan Helmut Newton, Patrick Demarchelier, Steven Meisel, Mario Testino, Peter Lindbergh, Richard Avedon ve Jean Paul Goude gibi çok sayıda duayen fotoğrafçının ikonik kareleri yer alıyor. Otobiyografi niteliğindeki ikinci ciltteyse, Londra’daki çocukluk günlerinden, Alaia ve Gianni Versace’yle arasındaki yakın ilişkiye, 90’ların top model klanının bir parçası olduğu zamanlardan, moda çekimlerinin arka planında yaşananlara kadar özel hayatına dair detaylar yer alıyor.  



Daima zirvede kalmak
Modellik kariyerinin bir miadı olduğu herkesçe bilenen bir gerçek. Top modeller bile belirli bir yaştan sonra alternatif mesleklere geçiş yapıyorlar. 45 yaşındaki Naomi Campbell bu konuda bir istisna. Kate Moss’u da anmadan olmaz. Her ikisi de halen podyuma çıktıklarında birer ilahe muamelesi görüyor. Campbell’ın fiziksel kusursuzluğa sahip olmasını bir kenara koyarsak, en büyük başarılarından birinin, kariyerini zedeleyebilecek her türlü talihsizliği lehine çevirebilme gücü olduğunu söyleyebiliriz. Söz gelimi, 1993’te Vivienne Westwood defilesinde 30 santimlik platform topuklularla yere kapaklandığında moda tarihine bir çentik atmış oldu. Talihsizlik mi demiştik? Düşüşü o kadar “başarılıydı” ki başka tasarımcılar da ün kazanmak için defilelerinde bunu yapması konusunda Campbell’a yalvardılar.  

Öfke patlamaları gazete sayfalarına taşındığında itibarının yerle bir olduğu düşünüldü. 2007’de, hizmetçisine cep telefonu fırlattığı için kamu hizmeti cezasına çarptırıldı. Basın onu tefe koymuşken ve paparazziler cezasını çekmeye gittiği binanın etrafını abluka altına almışken Campbell beklenmedik bir hamle yaptı. Orada, Steven Klein’ın kendisini fotoğraflamasına izin verdi. W Magazine’ın Haziran 2007 sayısında The Naomi Diaries (Naomi Günlükleri) başlığıyla çıkan çekime, ünlü modelin beş gün boyunca yerleri temizleyerek hizmet verdiği zamanı anlattığı yazı eşlik etti. “Cezamı çekmeye giderken giydiğim kıyafetlerle, içeri girdiğimde yapacaklarım arasında hiçbir bağlantı yok. Ne yapmamı bekliyorlar? Pasaklı görünmemi mi? Hayatım boyunca öyle görünmedim ki.” Kendisiyle yüzleştiği yazıda, erken yaşta başladığı kariyerini, lunaparkta inişli çıkışlı giden bir hızlı trene benzetti. 23’ünde uyuşturucu kullanmaya başladığını itiraf etti. “Kısa süre sonra, kötü bir olaydan kaçmak ya da onunla baş etmek için uyuşturucuya başvurmaya başladım. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığım için ilk kez 1999’da tedavi gördüm.” Kanımca yazının en vurucu itirafı, yüzeyin altında kendi içine ve derinine hiç bakmadığını söylemesiydi. İçe dönmek hangi insan için kolay ki? Görüntülerin hakimiyetindeki moda dünyasında, zirvedekilerden biri için biraz daha zor belki de.

Son olarak, Campbell’a popüler kültürün penceresinden bakarak, onu öfke kontrolü sağlayamayan kaprisli bir diva gibi görmek kolaycılığından kaçmak için sözü, moda dünyasının en saygı uyandıran moda tasarımcılarından Azzedine Alaia’ya bırakıyorum: “Naomi’yi ilk tanıdığınızda onun devamlı savunma halinde olduğunu düşünebilirsiniz. Zorluğuyla nam salmış olsa da aslında hiç zor değildir. Şefkate ve sevgiye ihtiyaç duyan çok kırılgan biridir. Kaprisli olmak için haklı nedenleri var.”

*Vogue Türkiye Haziran 2016 sayısında yayınlandı.