01/01/2008

Modanın devrimcileri: Etekler


Kadınların özgürlüklerinin amansız savunucusu etekler, bu sezon tüm defilelerde arz-ı endam ederek “Yaşasın Özgürlük” sloganları attılar.

20’li yıllara kadar fazlasıyla seksi kabul edildikleri için kadınların kabarık elbiselerinin altında gözlerden gizlendi bacaklar. I. Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da ortaya çıkan ‘flapper’ adlı özgür gençler sayesinde etek boyları kısalmaya başladı. Bacaklarını ortaya çıkaran etekler giymeye başlamaları, kadınların özgürleşmelerinin ilk göstergelerinden biri oldu. Moda tarihçisi James Laver 1968 yılında mini eteğin kadınların özgürleşmesindeki son nokta olduğunu söyledi. Laver’a göre, uzun ve kabarık elbiseler kadınları eve bağlamıştı. Etek boylarının kısalması onların ekonomik özgürlüklerini kazanmaları anlamına geliyordu.
Kadınların özgürlük savaşçısı eteklerin birçok farklı modeli bu sezon moda tasarımcılarının koleksiyonlarındaki yerini aldı. Kum saati görüntünün yaratıcısı yüksek bel ve diz altı etekler, sezonun feminen silüetinin anahtar parçaları oldular. Kloş ve kabarık etekler, bu yıl altmışıncı yaş gününü kutlayan Dior modaevinin kurucusu Christian Dior’un yarattığı ‘New Look’ görüntüsünün modern yorumları olma özelliğini taşıdı. Mini etekler 60’lı yıllara selam ederken, pilili etekler de ünlerini borçlu oldukları Marilyn Monroe için beş dakikalık saygı duruşunda bulundu.

All 08

Vahşi moda sizi çağırıyor


Her sezon birçok farklı dönemi ve mekanı ziyaret eden modanın kış sezonundaki duraklarından biri vahşi doğaydı. Modanın doğayla birlikteliğinin kanıtı kürkler oldu.

İlkçağlarda yaşamış olan atalarımız ısınmak için kullanırlardı kürkü. Vahşi doğanın zorlu koşullarında hayatta kalmak için hayvanların postlarına ihtiyaçları vardı. Orta Çağ’a gelindiğinde kürk, bir sosyal statü göstergesi haline geldi. Aristokrat kadınların elbiselerini süsleyen kürk çeşitleri, onların toplumsal hiyerarşinin hangi basamağında durduklarını gösterirdi. Ayrıca, krallar, imparatorlar ve diktatörler de üzerlerine kürk giyerek güçlerini görünür kılarlardı.
Prestij timsali kürk, bu sezon birçok moda tasarımcısının koleksiyonunu süsledi. İsmi gösteriş ve şaşaa kelimeleriyle eş anlamlı hale gelen İtalyan tasarımcı Roberto Cavalli’nin koleksiyonunda saten elbiselerin tamamlayıcısı kürkler oldu. Jean Paul Gaultier’nin kilt desenli mantolarının vaşak detaylar süsledi. Pucci, Marni ve Lanvin defilelerinde kürkün en yeni yorumu kürk yelekler çıktı karşımıza.
All 08

13/12/2007

Domestik ve modern


İngiltere’de düzenlenen Fashion Fringe yarışmasının finalistlerinden Abdul Koroma ve Andrew Jones ikilisi “Ümitsiz Evkadınları”ndan aldıkları ilhamla modern kadınlar için tasarımlar yapıyor.

Moda tasarımcısı olmaya ilk olarak ne zaman karar verdiniz?
Andrew: Modacı olmaya karar verdiğimde 10 yaşındaydım. Bir ara fikir değiştirip grafik tasarımcısı olmayı düşünmüş olsam da 16 yaşında kesinlikle moda okumak istediğimden emindim.
Abdul: Benim hikayem biraz daha farklı. Mimarlık okumayı düşünürken seçtiğim moda derslerinden birinden o kadar etkilendim ki modacı olmaya karar verdim. Kendimi modaya daha yakın hissettim.
İtalya’da Max Mara’da çalışırken tanıdınız birbirinizi. Sonrasında bir araya gelerek tasarım yapmaya başlamanız nasıl oldu?
Andrew: Moda tasarımı eğitimimi bitirir bitirmez Max Mara’da çalışmaya başladım. Abdul’u oradaki üçüncü yılımda tanıdım. Oraya staj yapmaya gelen öğrencilerden biriydi. Aynı stüdyoda çalışırken çok iyi anlaşmaya başladığımızı fark ettik.
Abdul: Max Mara’da çalışırken ilerde birlikte tasarım yapma planları kurmaya başlamıştık. Kendi markamıza sahip olmadan dilediğimiz gibi tasarım yapamayacağımızı biliyorduk.
Max Mara nasıldı? Orada çalışmak neler kattı size?
Andrew: Max Mara çok iyi bir okuldu. Moda ve tasarımla ilgili birçok şeyi orada öğrendik. Uluslararası hedefleri olan büyük bir markayla çalışmak Londra’nın dünyanın merkezi olmadığını gösterdi bize. Londra’da yaşayınca insan modanın buradan ibaret olduğu fikrine kapılıyor.
Abdul: Alanının en iyilerinden biriyle çalışmak çok büyük bir şanstı bizim için. Orada jarse elbise tasarımından trençkot tasarımına kadar birçok farklı alanda deneyim kazandık. Kıyafetlerin nasıl yapıldığını orada öğrendik. Sadece tasarım değil, üretim anlamında da.
Bu öğrendiklerinizin sizin tasarımlarınıza yansıması nasıl oldu?
Andrew: Tasarımlarımızda el işi kullanıyor olsak da daha endüstriyel bir şekilde üretilmelerine özen gösteriyoruz. Bu da Max Mara’nın bize kazandırdığı vizyon sayesinde gerçekleşti. Endüstriyel üretimi seçmemizin nedeni tasarımlarımızda romantik ve kırılgan bir havadan çok modern bir görüntüye önem vermemizden kaynaklanıyor.
Abdul: Eski terzilerin kullandığı teknikleri de uyguluyoruz fakat tasarımlarımızda yakalamak istediğimiz modern ruhu modern üretim teknikleriyle elde ediyoruz.
Tasarımlarınız için eski moda detayların modern yorumu diyebiliriz o zaman.
Andrew: Kesinlikle. Tasarımlarımızda ancak eski bir masa örtüsünde bulabileceğiniz bir detay yakalayabilirsiniz ama bu, tüm tasarım felsefimizin eskinin yorumuna dayalı olduğu anlamına gelmez.
Abdul: Eskiye dair küçük detaylar kullanmayı seviyoruz. Vintage parçalara bakarak hoşumuza giden detayları çıkarıyoruz. Bunların yer aldığı modern kıyafetler tasarlıyoruz.
Markanızın isminin 'Modernist' olmasının nedeni de bu mu?
Andrew: Evet. Birçok modacının yaptığı gibi vintage parçaları kopyalamak yerine onlardan küçük detaylar alarak tamamen modern kıyafetler tasarlıyoruz. Tasarımlarımıza bakıldığında “Bu 1950’lerin ruhunu taşıyan bir elbise,” denmesini istemiyoruz. Yani, tasarladıklarımızın belirli bir döneme atıfta bulunmamasına özen gösteriyoruz.
Abdul: Tasarımlarımızda tek bir referans noktamız yok. Bir tek dönemin ruhunu yansıtan kıyafetler tasarlamıyoruz. Bunun için de 'Modernist'iz.
Peki, vintage kıyafetlere olan bu yoğun ilgiyi neye bağlıyorsunuz?
Andrew: Moda dünyası halen vintage’ın yeniden yorumlanması döneminin içinde. Bu yeniden yorumlama tasarımlar vintage parçaların birebir kopyası olmadığı sürece olumlu çünkü vintage’ın en önemli özelliği eski tekniklerle tasarlanmış olması.
Abdul: Zaten vintage’a olan ilgi de insanların farklı görünme arayışından kaynaklanıyor bence.
İki kişi tasarım yapmak tek başına özgürce tasarım yapmaktan daha zor değil mi?
Andrew: Tek başına tasarım yaparken her şeyin bir kişiye bağlı olması fikri çok güzel. İki kişi çalışmanın zor yanları var tabi ki fakat biz çok iyi anlaştığımız için beraber tasarım yapmaktan keyif alıyoruz.
Abdul: İki kişi tasarım yapmak yanınızda daima fikir alışverişinde bulunabileceğiniz, size destek olan birinin olması demek.
İngiltere’deki yeni yetenekleri keşfetmek üzere düzenlenen Fashion Fringe yarışmasına katıldınız ve finalistlerden biri oldunuz.
Andrew: Fashion Fringe çok heyecan verici bir tecrübeydi. Yarışma öncesinde kendi markamızı yaratabileceğimize dair ümidimiz yoktu.
Abdul: Yarışmayla birlikte hayalimiz gerçek oldu diyebiliriz. Markamızı yaratmak ve kendi tasarımlarımızı yapmak en çok istediğimiz şeydi.
Fashion Fringe hayatınızda neleri değiştirdi?
Andrew: O günden bu yana o kadar çok şey değişti ki hayatımızda.
Abdul: Koleksiyonumuzu Londra Moda Haftası’nda sergileyip Fashion Fringe’in finalistlerinden biri olduktan sonra özel müşterilerimiz olmaya başladı. Sipariş üzerine özel dikim kıyafetler tasarlıyoruz bu müşterilerimiz için. Böylece, koleksiyonda olmayan, sadece onlar için tasarlanan kıyafetlere sahip oluyorlar.
Fashion Fringe koleksiyonunuza neden “Domestic Bliss” ismini verdiniz?
Andrew: Koleksiyonu hazırlamaya başlamamız “Desperate Housewives”ın yayınlanmaya başlamasıyla aynı döneme rastladı. Domestik kadınların kullandığı masa örtüsü, önlük gibi şeylerden ilham aldık. Aynı zamanda mavi yakalı işçi sınıfının giyim tarzından da etkilendik. Bunların hepsinin bir araya gelmesi bizim koleksiyonumuzun çıkış noktasını yarattı.
Abdul: İşçi sınıfının geleneksel renginin mavi olması nedeniyle koleksiyonun renginin de bu olmasına karar verdik. Ayrıca, mavi feminen bir renk olarak algılanmaz hiçbir zaman. Feminenlik ve maskülenlik kavramlarını sorgulamak için de bu rengi seçtik. Sonuçta, tamamen mavi bir koleksiyon çıktı ortaya.
Sonbahar-kış koleksiyonunuzda nasıl bir sürprizle karşımıza çıktınız?
Andrew: Bu koleksiyonun ismi, R.S.V.P (L.C.V). Tamamen gece şıklığını yansıtan bir koleksiyon oldu. Yine maskülen bir öğeyi ele alıp onu feminenleştirdik. İlham kaynağımız bir smokin oldu.
Abdul: Biz feminenliğe farklı bir şekilde yaklaşıyoruz. Tasarımlarımızda romantik bir feminenlik havası göremezsiniz. Tasarladıklarımızla insanları şaşırtmayı ve düşündürmeyi seviyoruz.
Nasıl bir kadın için tasarlıyorsunuz kıyafetlerinizi?
Andrew: Chloe Sevigny gibi tarz sahibi bir kadın diyebilirim.
Abdul: 1950’lerde yaşıyormuş gibi görünmeyen bugünü yaşayan ve bugüne göre giyinen kadınlar. Günümüzü nostaljiye yeğleyen kadınlar kesinlikle.
Günümüz moda dünyası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Andrew: Bu soruya dikkatli cevap vermeliyiz. Londra sokaklarından birinde yürürken faili meçhul bir cinayete kurban gitmek istemiyorum (Gülüyor). Birkaç tane çok iyi tasarımcının dışındakilerin sadece taklitçi olduğunu düşünüyorum.
Abdul: Moda dünyasının gerçek tasarımcıları, Nicholas Ghesquiere, Yves Saint Laurent, Stefano Pilati gibi birkaç isim.

12/12/2007

Modanın ölümsüz kahramanları


Tüketim çağının dahi pop ikonu Andy Warhol, tıpkı süt ve ekmeğin olduğu gibi gardırobumuzdaki kıyafetlerin de son kullanma tarihi olduğunu söylemişti. Oysa modanın hızlı devinimden asla etkilenmeyen, zamansız şıklığın temsilcisi kıyafet ve aksesuarlar, sonsuza dek hayatta kalma özelliğine sahip. Şimdi sizleri trend rüzgarları ne yönden eserse essin bundan etkilenmeyen modanın klasikleriyle tanıştırıyoruz.

Küçük siyah elbise: Coco Chanel, 1926 yılında küçük siyah elbiseyi tasarladığında modanın kutsal kitabı Vogue dergisi, bu elbisenin ‘farklı zevklere sahip olan tüm kadınların üniforması’ haline geleceğini öngörmüştü. Hayat kurtaran bu elbisenin kadınların hafızasındaki yerini kuvvetlendiren isimse Audrey Hepburn oldu. ‘Breakfast at Tiffany’s’ filminde Hubert de Givenchy tasarımı siyah kokteyl elbiseleri içindeki Holly Golightly’yi unutmak mümkün mü?

Beyaz gömlek: Gömlek giymenin erkeklerin tekelinde olduğu düşünülüyorsa da sade ve kullanışlı beyaz gömleğin bir kadının gardırobunun en önemli parçası olduğu su götürmez bir gerçek. ‘Sex&the City’ dizisinin Carrie’si namı diğer Sarah Jessica Parker’ın, beyaz gömleğin içine giydiği renkli iç çamaşırları sayesinde bu gömleğin ne kadar seksi olabileceğini öğrenmiş olduk.

Kaşmir hırka: Her mevsimde üşüyen omuzları ısıtma görevini en iyi şekilde yerine getiren kaşmir hırkanın moda dilindeki karşılığının ‘yegane tamamlayıcı’ olduğunu söyleyebiliriz. Tişört, elbise veya gömleğin üzerine lüks etiketini yapıştırmak isteyenlerin kaşmir bir hırka giymesi yeterli. Seksapelin sırrıysa bu hırkayı, Marilyn Monroe’nun yaptığı gibi çıplak teninizin üzerine giymek.

Trençkot: Dedektif filmleri klasiği olan trençkot, giyildiği andan itibaren insana gizemli bir hava katma gücüne sahip. Bu gizemin en iyi temsilcisi beresi ve trençkotuyla hafızalarınıza kazınan Greta Garbo oldu. Yazın kavurucu sıcakları haricinde her mevsim giyilebiliyor olması trençkotu dış giyimin jokeri haline getiriyor.

Blazer ceket: Lise yıllarını anımsatıyor olsa da blazer ceket bir kadının gardırobunun olmazsa olmazlarından biri. Bu ceket, beyaz tişört ve jean’le giyildiği zaman etrafa sade şıklık sembolü olmanın enerjisi yayılır. 90’lı yıllarda blazer ceketin içine sadece iç çamaşırı giymenin yarattığı havayı hatırlamayanınız var mı?

Stiletto: ‘Seks’ diye haykıran stilettoların, ayakkabı dünyasında çok özel bir yere sahip olduğunu biliyoruz. 50’lı yılların pin-up kızlarından bu yana seksi olmanın yolu stiletto giymekten geçiyor.

Kürk: 80’li yıllarda Dallas ve Dynasty dizilerinde bir statü sembolü olarak yer alan kürk, hayvan hakları savunucularının tüylerini diken diken etmesine rağmen kadınların vazgeçilmezlerinden biri. Amerikan Vogue dergisinin genel yayın yönetmeni Anna Wintour’un yaptığı gibi hayvan hakları savunucusu örgüt PETA’ya kulak asmadan kürkünüze sarınabilirsiniz.

İnci kolye: İsimleri zarafet ve şıklıkla özdeşleşmiş olan Jacqueliene Kennedy, Prenses Diana ve Grace Kelly’nin nev-i şahsına münhasır tarzlarının tamamlayıcılarından biriydi inci kolye. İmitasyon veya gerçek hiç fark etmez. Bir kadının mücevher kutusunda inci kolye olmaması ebedi bir hata.

Tayyör: Gardıropların en kullanışlı ve şık parçalarından biri olan tayyör, kadınları modern ve rahat kıyafetlerle tanıştıran Coco Chanel’e çok şey borçlu. Chanel’in imzası haline gelen tüvit tayyörler olmasaydı biz kadınlar, tayyörleri bu kadar sevebilir miydik acaba?

Kalem etek: Bacakları sıkı sıkıya sardığı için yürümeyi biraz zorlaştırdığını kabul ediyoruz ama siyah kalem eteğin görüntümüzde yarattığı mucizeyi yadsıyamayız. 40’lı yılların femma fatale kadınlarının vazgeçilmezi olan bu etek, anında şıklık ve seksilik yaratma konusunda usta.

Siyah çanta:
Klasik siyah çantanın olmadığı bir gardırobu hayal bile edemiyoruz. Aksesuarların demirbaşı siyah çanta, her kadının ayrılmaz bir parçası olma özelliğine sahip. İşte bu yüzden, siyah çantasız bir hayat düşünemiyoruz.

Jean: Jean’in kadınların hayatındaki yerini modanın devrimcilerinden biri olan Yves Saint Laurent’in vecizelerinden biri en iyi şekilde anlatıyor: “Keşke jean’i icad eden ben olsaydım. Jean, kıyafetlerimde olmasını istediğim her şeye sahip: gösterişsizlik, çekicilik ve sadelik.”
All 09

11/12/2007

MODANIN NEŞELİ BENEKLERİ


ASIK YÜZLÜ KIYAFET VE AKSESUARLARI GÜLDÜRMEYİ BECEREBİLEN PUANTİYELER, TARZINIZA MINNIE MOUSE NEŞESİ KATIYOR. GÜLÜMSEYİN!

Modanın muzır desenleri puantiyelerin neşe verici etkisi onların boyutlarına göre değişir. Büyük puantiyeler, hepimizi çocukluğumuza doğru bir yolculuğa çıkarma gücüne sahip oldukları için onların süslediği bir kıyafet veya aksesuar yüzümüzde kocaman bir gülümsemenin oluşmasına sebep olur. Minnie Mouse’un kırmızı üzerine beyaz puantiyeli elbisesini ve kafasındaki puantiyeli fiyongunu ya da sirklerde izlediğimiz palyaçoların puantiyeli kostümlerini hangimiz unutabiliriz ki?
Puantiyelerin boyutları küçüldükçe çocukluk anılarımızdan uzaklaştığımız için biraz ciddileşiriz. Özellikle, siyah ipeğin üzerindeki minik beyaz puantiyeler, ilerleyen yaşlarla birlikte gelen olgunluğun habercisi olur. Yine de neşeli benekler, hayatımıza renk katmaktan hiçbir zaman vazgeçmezler.