04/03/2008

SOKAKLARIN SERÇESİ


O, olağanüstü sesiyle kalpleri akort etme yetisine sahip bir şantözdü. Onu dinleyenlerin kalpleri daima muhteşem bir armoni içinde çarptı. Şimdi gözlerinizi kapayın ve bu sese kulak verin. Huzurlarınızda hayatı boyunca aşkın ve melodilerin peşinden koşan Edith Piaf, nam-ı diğer ‘Kaldırım Serçesi’.

Şarkılarından birinde “Kalbim” der Edith Piaf, “bir sokağın köşesinde ve sık sık kaldırımın kenarındaki oluğa doğru yuvarlanıyor.” Tıpkı kalbi gibi Piaf da sokaklara aitti. Büyüleyici sesi, önce Paris’in kenar mahallelerindeki kaldırım taşlarına çarparak yankılandı. 1935 yılında ünlü bir gece kulübünün sahibi tarafından keşfedildiğinde Paris’in görkemli caddesi Champsélysées yakınlarındaki Rue Troyon adlı küçük bir sokakta şarkı söylüyordu. Hayat hikayesi sokaklarda başlayan bu kadın, minyon görüntüsünün ardında güçlü bir dev gizlediğini yıllar içinde gösterecekti. Onu en iyi anlatan, Fransız yazar ve sanatçı Jean Cocteau’nun sözleri olur. Cocteau, arkadaşı Piaf’ı bir doğa olayına benzetir ve ondan, “Yağan yağmuru, uğuldayan rüzgarı veya geceyi saran ay ışığını andıran bir güce sahip olan şantöz” diye bahseder.

Bir serçe doğuyor
Efsaneye göre Edith Gasson, 1915 yılında Paris’in Rue de Belleville mahallesinin kaldırımlarında dünyaya gözlerini açtı. Sokaklarda şarkıcılık yapan annesi Anetta Giovanna Maillard ve akrobat babası Louis Gasson tarafından terk edildiği için çocukluğu Normandy’de genelev işleten büyükannesinin yanında geçti. Kadın-erkek ilişkilerine dair ilk fikirlerine bu genelevde sahip olan Edith, yıllar sonra kaleme aldığı otobiyografisi ‘My Life’ta, “Bu şekilde yetiştirilmek beni hisli bir insan haline getirmedi. Bir erkek kadına işaret verdiğinde kadının asla reddetmemesi gerektiğini düşünmeme neden oldu” der.
Anne ve babası hayatını sokaklarda kazanan Edith, onları neredeyse hiç tanımamasına rağmen ailesinin izinden gitti. 7 yaşında sokaklarda gösteriler yapan babasının yanında şarkı söylemeye başladı. Yıllar sonra ‘bitmez tükenmez yürüyüş’ olarak adlandırdığı 1930-35 yılları arasında arkadaşı Simone Berteaut ile birlikte sokak şarkıcılığı yaptı. Sokaklarda geçen günlerinden birinde ona ‘Kaldırım Serçesi’ ismini takan gece kulübü sahibi Louis Leplee, Edith’in insanın içine işleyen yoğunluktaki sesinin farkına vardı. Böylece, bu büyüleyici ses, Edith Piaf ismini alarak Paris’in en ünlü gece kulüplerinden birinde Parislileri mest etmeye başladı.

Başarı basamakları
“Benim için şarkı söylemek bir tür kaçış. Şarkı söylemeye başladığım anda yeryüzü yerine bambaşka bir dünyada oluyorum” diyen Piaf’ı başarıya giden dik yokuşu tırmanırken yaşadıkları hiçbir zaman yolundan döndüremedi. 1936’da akıl hocası Leplee bir cinayete kurban gittiğinde Piaf’ın yıldızı yeni yeni parlamaya başlamıştı. Şüphelilerden biri olarak ifadesinin alınması kariyeri açısından bir tehdit oluştursa da Raymond Asso adlı iş adamı sayesinde sarsılan şöhretini ve başarısını pekiştirdi. Asso, evli olmasına rağmen Piaf’la yaşadığı tutkulu aşk, Piaf’ın erkeklere olan düşkülüğünün kanıtlarından biri oldu.
Piaf’a göre “yerlisi olduğu Fransa’da, onunla aynı dili konuşan ve onu anlayan insanların arasında başarılı olmak önemsizdi.” II. Dünya Savaşı sırasında Paris’te birçok kabare perdelerini kapatmadığı için Piaf’ın sahnelerdeki gücü katlanarak arttı ama bu, onun için yeterli değildi. 1947’de New York’a gittiğinde beklediği ilgiyle karşılanmaması onu yıldırmadı. International Herald Tribune gazetesinin müzik eleştirmeni Virgil Thomson’ın Piaf hakkında yazdığı yazı, Amerikalıların da ‘Kaldırım Serçesi’nin farkına varmalarını sağladı. Piaf 42 yaşına geldiğinde dünyanın en çok kazanan kadın solisti olması kaçınılmazdı.

Aşkı ararken
Hayatı boyunca aşkın peşinden koşan Piaf’ın aşk hayatında açan çiçekler, ünlü şarkısı ‘La Vie En Rose’daki kadar toz pembesi olmadı. Piaf’ın aşk sözlüğünde ‘sadakat’ kelimesine yer yoktu. Onu 16 yaşında tanıyan en yakın arkadaşlarından biri Ginou Richer, “Edith erkeklere bayılır” demişti. Aşık olma konusunda hızına kimsenin yetişemediği Piaf, sıra terk etmeye geldiğinde de elini çabuk tutardı. Belki de çocukluğunda ailesi tarafından terk edildiği için sevgililerini terk eden daima Piaf oldu. Hayatına giren erkeklerin çokluğu nedeniyle hafifmeşrep olarak anıldı.
Piaf, gerçek aşkın tadına bakma fırsatını Amerika’da yakaladı. Büyük aşkı Fransız boksör Marcel Cerdan, Piaf’ın deyimiyle kendisini zehirleyen keder ve ümitsizliği alıp götürdü. Cerdan’ın tanıştıkları sırada evli ve üç çocuklu olması ilişkilerine engel teşkil etmedi. Fakat tıpkı Piaf’ın Ces’t L’amour şarkısında söylediği gibi “Gözyaşı olmadan aşk üzerinde hak iddia edilemezdi.” Piaf’ın aşkında gözyaşlarını getiren Cerdan’ın bir uçak kazasında hayatını kaybetmesi oldu. Yaşadığı üzüntü onu öylesine etkiledi ki alkol ve uyuşturucuya olan bağımlılığı daha da arttı. Yorgun, hasta ve bağımlı Piaf sahnelere veda etmek zorunda kaldı.1963 yılının ekim ayında hayata gözlerini yumduğunda arkadaşı Richer, “Edith 47 yaşında öldü ama herkesten dört kat daha hızlı yaşadı. İşte bu yüzden çok yaşlı bir kadın olarak bu dünyadan göç etti” dedi.

Piaf beyazperdede
Edith Piaf’ın trajik yaşamı Olivier Dahan yönetmenliğindeki ‘La Vie En Rose’ adlı filmle beyazperdeye yansıdı. Dahan, filmde Piaf’ın başarılı olmak için verdiği mücadeleyi ve aştığı engelleri anlatırken onun eroin ve alkole olan bağımlılığını gösteren karanlık yönünü de gözler önüne serdi. Piaf rolü sayesinde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ Oscar’ını kucaklayan Marion Cotillard, filmde Piaf’ın çok katmanlı karakterini ortaya koymaya çalıştığını söylüyor. Cotillard’a göre Piaf’ın ölümden bile daha çok korktuğu tek bir şey vardı, o da yalnız kalmak.


YKMAGAZİN 05

01/03/2008

MODA MİMARİYLE BULUŞURSA


İNGİLİZ AYAKKABI TASARIMCISI RUPERT SANDERSON, AYAKKABI TASARIMININ BİR ÇEŞİT MİMARİ OLDUĞUNU SÖYLÜYOR. BİZ DE MODAYLA MİMARİNİN BULUŞTUĞU NOKTADA YENİ SEZONUN AYAKKABI TRENDLERİNİN İZİNİ SÜRÜYORUZ.

Ayakkabılar, kadınların vazgeçemedikleri arzu nesnelerinin başında geliyor. Her sezon farklı modelleriyle kadınların karşısına çıkan ayakkabılar, onlara ilk görüşte aşkın nasıl olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Moda tasarımcıları, geçtiğimiz kış sezonundan bu yana taklit edilmesi neredeyse imkansız ayakkabılar tasarlıyorlar. Tasarımları ve topukları kusursuz şekilde inşa edilmiş bir mimari yapıyı andıran bu farklı ayakkabı modelleri, ilkbahar-yaz sezonunda da podyumlardaydı. Marc Jacobs’ın topuğunu ters çevirerek ayakkabının altına yerleştirdiği modeli, Miu Miu’nun porselen fincanların kulplarına benzeyen topuklara sahip ayakkabısı ve Prada’nın art nouveau topuklu şaheseri bu modellerden sadece birkaçı. Bu kadar sıra dışı olmak istemeyenlerin imdadına yetişen modeller de mevcut tabii ki. Dolgu topuklu ayakkabılar geçen yazdan bu yana hakimiyetini sürdürüyor. Ruganın moda sahnesinden ayrılmaya hiç niyeti yok. Bu sezon, rugan ayakkabılar daha da renklenerek parlak jelibonları anımsatıyor. Burnu açık ayakkabıların topuklu olanları şoset çoraplarla giyildiğinde ortaya harikulade bir görüntü çıkıyor. Siz siz olun ayakkabı satın alırken Marilyn Monroe’nun sözünü aklınızdan çıkarmayın: “Yüksek topukları kimin icad ettiğini bilmiyorum ama kadınlar ona çok şey borçlu.”
ALL 09

20/02/2008

MUTLULUK YOLCULUĞU


Kemerlerinizi bağlayıp koltuklarınızı dik duruma getirin. Sizleri 1950’lerden günümüze mutluluk tasvirlerinin gösterdiği değişime tanık olacağınız bir yolculuğa çıkarıyoruz. Yolculuk boyunca her dönemde mutluluğa atfedilen anlamların nasıl şekilden şekle girdiğini görme şansına sahip olacaksınız.

Seda Yılmaz

İki ölçek sağlık, bir kaşık para ve üç avuç dolusu aşk karıştırılarak elde edilebilir mi mutluluk? Bu kıvamı tutturanlar bir ömür boyu mutlu yaşayabilirler mi? Tarifinin göreceliliğinden dolayı her insanın mutluluk tanımı farklı olagelmiştir. Sosyal, ekonomik ve kültürel koşullar da insanların her dönem mutluluğu tarif etme şekillerini etkilemiştir. Şimdi her dönemden bir tutam mutluluk tarifi alarak mutluluğun resmini çiziyoruz.

1950’ler
50’lerle birlikte II. Dünya Savaşı boyunca sıkılan kemerleri gevşetme zamanı gelmiş oldu. Savaşın yarattığı ümitsizlik ve mutsuzluk bulutları dağılmalıydı. İnsanların, savaşın üzerlerinde bıraktığı depresif ve karamsar ruh halinin izlerini silmeleri tüketimle tanışmalarıyla gerçekleşti. Mutluluğun sırrı tüketmek, tüketmek ve daha çok tüketmekte gizliydi. İngiltere başbakanı Harold Macmillen hiç bu kadar iyi bir dönem yaşamadıklarını söylüyordu. Kısıtlamalarla geçen savaş yıllarının ardından bollukla tanışmanın tam sırasıydı. Henry Ford’un, seri üretimle yarattığı Ford marka arabalar, seri üretimin can dostu seri tüketimin ufukta göründüğünün habercisi oldu. Buzdolabı, elektrikli süpürge ve televizyon gibi bilumum aletin seri şekilde üretilmeye başlaması Ford’un dahiyane icadı montaj bandı sayesinde gerçekleşti. Oyuncak bebekleri andıran ve yüzlerine yapışmış olan gülümsemeleriyle daima mutluymuş gibi görünen ev kadınları, banliyölerdeki müstakil evlerinde evcilik oynar gibi hayatlar sürüyorlardı. Kadınlar için mutluluk demek, kocaları ve çocuklarını mutlu etmek demekti. Oynadıkları mutluluk oyunundan bunaldıklarında ‘annelerin minik yardımcısı’ olan Valium adlı antidepresandan yutmaları yeterliydi. Evcilik oyunlarının sahnelendiği evlerde yaşayanları hipnotize etmek televizyonun göreviydi. Amerika’da 50’lerin başında 3,1 milyon olan televizyon satışları beş yıl içinde 32 milyona ulaştı. Televizyonun yarattığı konformist toplulukların antidotu 50’lerin sonunda ortaya çıkan Beat jenerasyonu oldu. Varoluşsal sorular soran avangart Beat’lerin ve asi rock’n’roll gençliğinin mutluluk tanımlamaları ailelerininkinden çok farklıydı. ‘Gençlik depremi’nin gerçekleşmesi kaçınılmazdı.

1960’lar
Gençler, dünyanın merkezinde yer almaya başladıkları için 60’larda önemli olan onların mutluluğu ne şekilde tanımladıklarıydı. Londra’da, mini eteği icad eden Mary Quant ve androjen görünümlü model Twiggy’nin öncülüğünde başlayan gençlik sarsıntısının etkileri Atlantik’in diğer kıyısına ulaşmakta gecikmedi. Pop art sanat akımının haşarı çocuğu Andy Warhol ve stüdyosu Factory’nin sıra dışı müdavimleri Amerikan gençliğinin sesi oldular. Dönemin Vogue dergisi editörü Diana Vreeland, Londra’da başlayan bu sarsıcı hareketi ‘youthquake’ olarak adlandırdı. 50’li yılların tutuculuğu yerini özgürlüğe bırakmaya başlamıştı. Bunun için de seksten modaya birçok alanda büyük devrimler gerçekleşmesi şaşırtıcı değildi. Gençlerin mutluluk kaynakları, müzik, uyuşturucu, seks ve modaydı. Beatles üyelerinden John Lennon’ın, grubun İsa’dan bile daha popüler olduğunu söylemesi, ‘Beatlemania’nın tüm dünyayı sardığının göstergesiydi. Doğum kontrol hapı, tüm kadınların yüzünü güldürerek sekste özgürlük döneminin miladı oldu. 50’lerde kadınların eldiven ve şapka takmadan sokağa çıkmaları tahayyül edilemezken 60’larda sokaklar mini etekli kadınlarla doluydu. Mutluluk, kadınların diledikleri gibi özgürce hareket etmelerinden başka ne olabilirdi ki? 60’ların sonuna doğru San Francisco’da ortaya çıkan aşk ve özgürlük çocukları hippiler, Vietnam Savaşı’na, orta sınıf değerlerine ve toplu tüketime karşıydı. Onların mutluluk anlayışına göre, herkesin maddi nimetlerinden arınarak Uzakdoğu’nun mistik öğretileri doğrultusunda yaşaması gerekiyordu. İlerleyen yıllarda materyalizme verilen önemin katlanarak artacağından habersizdi hippiler.

1970’ler
‘Ben’ dönemi olarak adlandırılan 70’lerde mutluluğa giden yol, bireylerin salt kendilerini düşünmelerinden geçiyordu. Bu dönemde, kişisel mutluluk her şeyden önce geldi. Bunda 1973 yılında yaşanan uluslararası petrol krizinin büyük etkisi vardı. Dünyanın Büyük Buhran’dan bu yana tanık olduğu en büyük ekonomik darboğaz, 50’li ve 60’lı yılların iyimser bakış açısını bir anda yerle bir etti. Sefahat ve refah yıllarının ardından yoklukla tanışanların yeni uğraşları can sıkıntısı oldu. Çalışacak bir iş bulamadıkları için hayatlarını sıkılmanın ve eğlenmenin üzerine kurmaya başladılar. Hiçliği savunan ve sisteme karşı duruşlarını sergilerken olaylar çıkaran punkçı gençler clublarda eğlenirken, hedonizm düşkünleri, Mick ve Bianca Jagger, Elton John, Liza Mineli, Andy Warhol, Halston ve Truman Capote’nin müdavimi oldukları New York’un ünlü diskosu Studio 54’un yolunu tuttular. Disko, tüm dünyada müzikten çok daha fazlasını ifade eder hale geldi. Zevk-ü sefanın simgesi olan bir hayat tarzını temsil etmeye başladı. 70’lerde bir yandan bireysellik önem kazanırken diğer taraftan kadınların ve eşcinsellerin hakları gibi konularda duyarlılık arttı. Erkek egemen toplumlarda bir kenara itilen kadınlar ve eşcinsellerin mutlulukları da son derece önemliydi.

1980’ler
Amerikan başkanı Ronald Reagan, İngiltere’nin ‘Demir Lady’si Margeret Thatcher’la el ele vererek mutluluk için bir formül yarattı. Bu formül, toplumların tüketim ve popüler kültürle uyuşturulmalarını öngörüyordu. Turgut Özal, kapitalizmin babalarının izinden yürüyerek serbest piyasa ekonomisine geçiş sayesinde Türkiye’yi daha önce hiç görmediği bir bollukla tanıştırdı. Mutluluk için tek bir şeye ihtiyaç vardı o da para, para, para. Ne kadar çok paranız olursa lüks ve gösterişçi tüketim toplumunun bir parçası olmanız o kadar kolay hale gelirdi. Amerika ve İngiltere’de ‘yuppies’ olarak adlandırılan genç şehirli profesyoneller, statülerini görünür kılan tüm lüks tüketim ürünlerine minnettardılar. Onlar için lüks olan her şey mutluluk kaynağıydı. Yuppie ‘klan’ı mensupları, hem giyim tarzlarıyla hem de dış görünümleriyle ‘halk’tan farklılıklarını ortaya koymalıydılar. Bu yüzden spor salonları, onların fit ve kaslı vücutlara kavuştukları ibadethaneleri haline geldi. Yuppie’ler kadar çok para kazanma ayrıcalığına sahip olmayan ‘sıradan’ gençlerin mutluluk haritasında 1981 yılında kurulan ilk müzik kanalı MTV, Commodore 64, lambada, break dance ve walkman yer aldı. 80’lerin aerobik kraliçesi Jane Fonda, “15 saatlik çalışmanın ardından eve gitmek yerine birkaç saat bale yaparak hem rahatlıyorum hem de kendimi mutlu hissediyorum. Bu mutluluğu da düzenli spor yaptığım için vücudumun salgıladığı endorfin hormonuna borçluyum” dediğinde spor, kadınların yeni mutluluk kaynağı haline geldi.

1990’lar
Teknolojik gelişmeler ve küreselleşmeyle birlikte dünyanın küçük bir köye dönüştüğü bu döneme, X jenerasyonu damgasını vurdu. 1965-77 yılları arasında doğanlardan oluşan bu kayıp kuşak, 90’lar boyunca mutluluk arayışı içindeydi. 16 Temmuz 1990 tarihli Time dergisi X jenerasyonundan, “Karar vermekte zorluk çekerler. Kariyer basamaklarını tırmanmaktansa Himalayalara tırmanmayı tercih ederler. Birkaç kahramana sahip olmanın dışında milli marşları ve kendilerine ait bir stilleri yok. Eğlenceyi arzuluyorlar ama dikkat süreleri televizyonun kumandasına bağlı olan zaplama süresi kadar kısa. Boşanmaktan ödleri koptuğu için evliliği erteliyorlar” diye bahsetti. İnternet kullanımın yaygınlaşmasıyla bu jenerasyon, mutluluğu sanal dünyada aramaya başladı. İzole bir yaşam sürerken hayatın anlamını bulmaya çalıştılar. Nirvana grubunun solisti Kurt Cobain, bu öfkeli gençliğin simgesi haline geldi. 1987 yılında piyasaya sürülen Prozac adlı antidepresan, 90’larda yapay mutluluğun yaratıcısı oldu. Tüm dünyada 38 milyondan fazla insan bu kerameti kendinde gizli ilaçla mutluluğu yakalamaya çalıştı. Popüler kültür de bir nevi Prozac gibiydi. İnsanları uyuşturarak mutluluk dağıtmak eğlence dünyasının iş oldu. Bu dünyanın ayrılmaz bir parçası olan ünlüler ve onların hayatları sıradan insanları mutlu etmek için yeterliydi. İnsanların tek istedikleri özendikleri hayat tarzlarına medya sayesinde daha yakın olmaktı. 90’ların sonuna doğru medya ve teknoloji daha da güçlenerek mutluluk dağıtan postacılara dönüştüler.

2000’ler
Milenyuma girmeden önce dört bir yanımız 2000’lerle ilgili kehanetlerle sarıldı. Korkulanların hiçbiri gerçekleşmese de içinde bulunduğumuz dönemde 11 Eylül 2001 tarihi dönüm noktası oldu. El Kaide’nin New York’un kalbi İkiz Kulelere yaptığı terörist saldırıyla birlikte yeni yüzyıla dair mutluluk umutları yıkıldı. Özellikle bu tarihten sonra insanlar kişisel gelişimle mutluluğun yakalanacağını düşünmeye başladılar. Reiki, meditasyon ve yogaya olan ilgi arttı. Kabala ve Scientology gibi alternatif spiritüel öğretiler önem kazandı. ‘Celebrity’ kültürü büyük bir canavara dönüştü ve ‘hiç kimse’ olarak adlandırabileceğimiz sıradan insanlar bile ünlü olmanın peşinde koşmaya başladı. Ünlü, ünsüz herkesin hayatına dair bir şeyler öğrenme açlığı dünyanın dört bir yanında yayınlanan ‘Big Brother’ yarışmalarıyla bastırıldı. Mutluluk buydu işte! Tek kullanımlık yıldızlar üreterek onları bir anda tüketivermek. Tüketimin hızına yetişilemez oldu. Hızlı tüketim, anlık mutluluklar için bire bir hale geldi. Teknoloji de tüketim kadar hızlı hareket eder oldu. Bizler, internet konusunda gelebileceğimiz son noktadayız diye düşünürken Bill Gates, 2000 yılında yaptığı açıklamada henüz internet çağının başlangıcında olduğumuzu söyledi. Gates’e göre ilerleyen yıllarda internet etkisini daha yoğun bir şekilde kendini göstermeye başlayacaktı. İlerde mutluluğu nerede arayacağımızı tahmin etmek güç. Tek dileğimiz, daha az popüler kültür bağımlılığı, daha az tüketim çılgınlığı ve daha az gençlik ve güzellik obsesyonunun olduğu bir dünyada da mutlu olmayı başarabilen insanlar görmek.
Mayadrom 07

03/02/2008

KÜÇÜK DÜŞLER BAKKALI


HELLO MY LOVE AŞK SİRKESİ
Yan etkileri: İlk kullanımda çok lezzetli gelse de, tadına doyamasanız da, her yemeğinize katmak isteseniz de, hızlı tüketiminin baş dönmesi, iştahsızlık ve mide bulantısı gibi etkileri olabilir. Acele etmeden azar azar kullanılması öneriliyor. Kafanıza dikmeye kalkarsanız aşkın, varlığı tartışılan ‘büyü’sü bozulur.

PİR-Ü PAK MUTSUZLUK ÇIKARICI DETERJAN
Kullanım talimatları: Size acı veren ‘an’ı bularak işe başlayın. Bu anın üzerine bir ölçek Pir-ü pak Deterjan’ı boca edin. Derinlemesine etki eden bu deterjan sayesinde suya bile ihtiyacınız olmadan acı veren ‘an’dan kurtulabilirsiniz.

XLEGO ŞİŞİR BENİ EGON ŞİŞSİN ÇİKLETİ
Kullanım şekli: Kendinize güveninizin eksildiği anlarda çiğneyebileceğiniz bu ciklet, egonuzun içine helyum gazı üflenmişcesine etki eder. Yaklaşık bir saat boyunca şişkin egonuz sizi havalandırır.

ŞEKŞEK ÇOCUKLAŞTIRAN ŞEKERLER
Talimatlar: Şek şek şekerini ağzınıza attığınızda seksek oynamak, ip atlamak ve saklambaç oynamak arzusuyla yanıp tutuşacaksınız. Evet, bu şekerlerle çocukluğunuza dönmeniz an meselesi. Ne kadar çok tüketirseniz o kadar geriye gideceksiniz. Aşırı tüketim halinde bebekliğe geri dönme tehlikesi mevcut.

SAKİNE ENDİŞE SAVAR SIVI DETERJAN
Kullanımı: Endişe kırıntılarının içinizde karıncalar gibi çoğalmasının önüne geçemiyorsanız Sakine Endişe Savar Sıvı Deterjan’ını ve Endişe Sil toz beziyle birlikte kullanın. Bu ikili beyninizin kıvrımlarına gizlenen en sinsi endişe parçacıklarını bile yok etme garantili. Ebediyen endişesiz yaşamak istiyorsanız beyninizin ‘Yeniden başlat’ tuşuna basın.

01/01/2008

Modanın devrimcileri: Etekler


Kadınların özgürlüklerinin amansız savunucusu etekler, bu sezon tüm defilelerde arz-ı endam ederek “Yaşasın Özgürlük” sloganları attılar.

20’li yıllara kadar fazlasıyla seksi kabul edildikleri için kadınların kabarık elbiselerinin altında gözlerden gizlendi bacaklar. I. Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da ortaya çıkan ‘flapper’ adlı özgür gençler sayesinde etek boyları kısalmaya başladı. Bacaklarını ortaya çıkaran etekler giymeye başlamaları, kadınların özgürleşmelerinin ilk göstergelerinden biri oldu. Moda tarihçisi James Laver 1968 yılında mini eteğin kadınların özgürleşmesindeki son nokta olduğunu söyledi. Laver’a göre, uzun ve kabarık elbiseler kadınları eve bağlamıştı. Etek boylarının kısalması onların ekonomik özgürlüklerini kazanmaları anlamına geliyordu.
Kadınların özgürlük savaşçısı eteklerin birçok farklı modeli bu sezon moda tasarımcılarının koleksiyonlarındaki yerini aldı. Kum saati görüntünün yaratıcısı yüksek bel ve diz altı etekler, sezonun feminen silüetinin anahtar parçaları oldular. Kloş ve kabarık etekler, bu yıl altmışıncı yaş gününü kutlayan Dior modaevinin kurucusu Christian Dior’un yarattığı ‘New Look’ görüntüsünün modern yorumları olma özelliğini taşıdı. Mini etekler 60’lı yıllara selam ederken, pilili etekler de ünlerini borçlu oldukları Marilyn Monroe için beş dakikalık saygı duruşunda bulundu.

All 08