19/09/2018

Bırakalım kadınlar beyaz saçlarıyla taçlansın!


Kadın cinsi için kurtulmak mühim mesele. Yüzündeki kırışıktan, poposundaki selülitten, basenlerindeki yağlardan, saçındaki beyaz tellerden kurtulmak ister kadın. Kozmetik ve moda endüstrisinin dışarıdan cicili bicili görünen dayatmaları ve kitle medyasının toplumsal cinsiyet düzenine hizmet eden dili el birliğiyle bu isteklerin gerçekliğine inandırır bizi. Kadınları bedenlerine yabancılaştıran, ona kanlı canlı bir organizmadan ziyade bir makineymişçesine muamele etmelerine sebep olan da budur işte. Zaafları hem yaratan hem de bundan nemalanan sistem tıkır tıkır işler. 

Aynı sistem, yaşamın doğal seyrinin bir gereği olan yaşlanmayı, kadın söz konusu olduğunda tatsız bir gelişme olarak kodlar. Hele hele göz önünde ve ünlü bir kadın yaşlandığında neydi, ne oldu diye iç geçirilmesini bekler. 

Fransız Yeni Dalga Sineması’nın başarılı oyuncularından Anna Karina, geçtiğimiz hafta sona eren 71. Cannes Film Festivali’nde kırmızı halıda göründüğünde, Cumhuriyet’in Twitter hesabından ünlü ismin hayranlarını üzdüğünü söyleyen bir tweet atıldı. Hayranları neden üzülebilirdi? Benim ilk aklıma gelen, oyuncunun vefat etmesi. Oysa üzüntünün kaynağı, 77 yaşındaki bir kadının, 60’lı yıllardaki gibi gencecik görünmemesiydi! Muhtemelen gelen tepkiler üzerine tweet daha sonra silindi ve haber içeriği kaldırıldı. Cinsiyetçiliği ortadan kaldırmak, bir tweet silmek kadar kolay olsa keşke! 

Diyelim ki Karina’nın yerine yaşlı bir erkek oyuncu kırmızı halıya çıksaydı, yılların onun dış görünüşünde yol açtığı “tahribat” bu şekilde konu edilir miydi? Hiç sanmıyorum. Oysa bir kadını ideal güzellik standartlarına göre yargılamak neredeyse bir refleks. Aslında erkek egemen bir kültürde doğup büyüdüğümüz ve toplumsallaştığımız için bu refleks hepimizde mevcut. Bize düşen, ona karşı uyanık olmak, davranışlarımıza sinsice sokulan cinsiyetçi düşünceleri fark etmek ve sorgulamak. 

Kadının yaşlanmasına dair son sözüyse Ursula Le Guin’e veriyorum: 

“Bırakalım askerler kahramanlık madalyaları alsın. Kadınlar yaşlı ölsünler, beyaz saçlarıyla taçlansınlar, madalyaları insan kalpleri olsun.”

*27 Mayıs tarihli Cumhuriyet PA7AR'da yayınlandı.

Tarihin görünmez kadınları

Mileva Marić’in kim olduğunu biliyor musunuz? Bir ipucu veriyorum: Albert Einstein. Bu isim çağrışım yapmazsa şaşmayın. Nasılsa tarihimiz, erkeklerin başarıları, zaferleri ve icatlarıyla dopdolu! Kadınlar, tarihin öznesi olarak kabul edilmedikleri için hiç var olmamışlar gibi yapmak en kolayı. Hem Einstein dururken ilk karısı Mileva Marićkimin gözüne çarpar ki?

National Geographic’in Deha adlı belgesel serisinde Einstein’ın hayatını seyredene dek ben de Marić’in ismini hiç duymamıştım. Neredeyse her bölümü, böyle zehir gibi bir kadın nasıl olur da görmezden gelinir diye söylene söylene geçirdim. Marić, 1896’ta, Zürih’te fizik ve matematik eğitimine başladığında tanışır Einstein’la ve 1914’te kendisinden boşanana kadar onunla omuz omuza çalışır. Okudukları üniversitede, ilk kadın akademisyenin 1985 yılında göreve başladığı düşünülürse, ne denli erkek egemen bir ortamda, cinsiyet ayrımcılığına maruz kalarak eğitimini sürdürdüğü üç aşağı beş yukarı tahmin edilebilir. O dönemde bu bölümü bitiren ikinci kadın olması, onun az buz bir azme sahip olmadığının göstergesidir aslında. Gelgelelim Einstein, 1900’de ilk akademik makalesini Marić’le birlikte kaleme aldığı halde makalenin üzerine sadece kendi adını yazar. Çiftin ortaklaşa çalışmalarının, Einstein’ın kariyeri üzerindeki etkisini tam olarak bilebilmemiz mümkün değil ama ünlü bilim insanı, 27 Mart 1901 tarihli mektubunda Marić’e şöyle yazar: “Görelilik kuramı üzerine beraber emek verdiğimiz çalışmalarımız başarıyla nihayete erdiğinde öyle mutlu ve gururlu olacağım ki!” 


Marić gibi sayısız kadının tarihteki yokluğunu, tarihsel anlatılardaki hiyerarşiye borçluyuz. Bu hiyerarşiye göre kadının hikâyesinin pek öyle kıymet-i harbiyesi yokken; her şey erkeğin hikâyesinin etrafında döner. Tarih dediğimiz de buna göre yazılır. Stabilo’nun kayda değer olanın altını çiz adlı reklam kampanyası, tarihin dışladığı kadınlardan bazılarını fosforlu kalemlerle işaretleyerek görünür kılarken, hegemonik tarih anlatımının ne menem bir şey olduğunu anlamamızı sağlıyor. Bir fotoğrafta, nükleer füzyonu keşfeden Lise Meitner’le tanışıyoruz. Keşfi birlikte yaptığı erkek fizikçi Otto Hahn Nobel ödülünü kazanmış; ne hikmetse Meitner bu ödüle layık görülmemiş. Bir başka fotoğrafta, NASA’da, erkek güruhunun arasında zar zor seçilen Katherine Johnson’u görüyoruz. Kendisi, Ay’a yapılan ilk uzay yolculuğunda, uzay mekiği Apollo 11’in Dünya’ya sağ salim dönmesini sağlamak üzere hesaplamalar yapan matematikçi. Sahi, kadınların tarihini yazmak için ne kadar çok fosforlu kaleme ihtiyacımız olduğunun farkında mısınız? 

*22 Temmuz tarihli Cumhuriyet PA7AR'da yayınlandı.

Feminizmin etiket fiyatı


Feminizminizi nasıl “tüketmek” isterdiniz? Tişörtünüzün mü, yoksa bez çantanızın üzerindeki sloganla mı? Feminizm, ilk kez bundan dört yıl önce, Fransız modaevi Chanel’in kadın hakları eylemi şeklinde kurguladığı defilesiyle lüks modaya alet edildiğinde, piyasanın iştahının kabardığı anlaşılmıştı. Kısa sürede, moda devlerinden tutun da online alışveriş platformlarına kadar pek çok markanın söyleminde, feminizmle ilintili olarak kadınları güçlendirme iddiası göze çarpar oldu. İkinci el online alışveriş sitesi Modacruz, kadına güç katan moda sloganını benimsediğinde kendi kendime sormadan edememiştim: “Alışverişin tam olarak hangi safhasında güçlenmiş hissediliyor acaba?” 

Tüm bunlar olup biterken, Amerika’nın başkanlık koltuğuna kadın düşmanlığı tescillenmiş bir başkan oturunca, Trump’ı ve onun kadınların kazanılmış haklarına pervasızca saldırılarını protesto etmek üzere dünyanın dört bir yanında kitlesel kadın yürüyüşleri düzenlendi. Bunu, çok sayıda kadının, maruz kaldığı cinsel istismar ve tacizi #MeToo diyerek ifşa etmesi takip etti. Yani, etliye sütlüye karışmayan, kadının bireysel güçlenmesini yeterli bulan, ticarileşen feminizme karşı, güçlü ve kitlesel bir kadın hareketi dalgası yükseldi.

Küresel kapitalizm boş durur mu? Moda üzerinden feminizmi sömürmenin türlü türlü yollarını bulmaya devam etti. Sözgelimi, Fransız modaevi Dior, Hepimiz Feminist Olmalıyız yazılı tişörtlerine 710 dolar fiyat biçti. 1947’de, Christian Dior tarafından kurulan markanın başına iki yıl önce ilk kez bir kadın tasarımcının geçmesinin, üstüne üstlük bu tasarımcının feminizmi sahiplenmesinin tesadüf olduğunu düşünmek naiflik olur. Hatta Maria Grazia Chiuri’nin, ilk defile öncesinde tasarımlarından ziyade feministlerin kutsal kitaplarından sayılan Kurtlarla Koşan Kadınlar’dan bahsetmesinin de. Yakın zamanda, Paris’teki Dior mağazası, 1968 protestolarının sloganlarıyla beraber, kadın güçlenmesi gibi beylik feminist sözlerin yer aldığı posterlerle giydirildiğinde, sektörün saygın internet sitelerinden Business of Fashion, attığı tweet’te “Bu pazarlama hamlesi satışa dönecek mi?” diye soruyordu. Duydunuz sihirli kelimeyi: Satış. 

Tüm bu gelişmelere iyi tarafından bakacak olursak feminizmin sesinin daha çok çıktığına sevinebiliriz. En azından artık feminist kelimesine öcü muamelesi yapılmıyor. Fakat asıl mesele, politik ve kolektif bir hareket olan feminizmin, kurumsallaşmış cinsiyetçiliği ortadan kaldırmak, toplumsal cinsiyeti dayatan iktidar mekanizmalarını sorgulamak ve yıkmak için verdiği mücadele. Bu mücadelenin sonucunda ne mi olucak? Amerikalı aktivist akademisyen bell hooks’un dediği gibi, “Feminizm, kendini tümüyle gerçekleştirmiş kadın ve erkekler olarak özlediğimiz toplumu yaratabilmemizi mümkün kılacak; özgürlük ve adalet hayallerimizi gerçekleştirebileceğimiz bir toplumda hep beraber yaşayabilmemizi sağlayacak.” 

*12 Ağustos tarihli Cumhuriyet PA7AR'da yayınlandı.

Tüketimin gerçek bedeli


Çağımızın, insanı, doğayı ve emeği hiçe sayan tüketim modelinin adı kullan-at. Hız kesmeyen üretim ve tüketim döngüsünü sürdürmedeyse hızlı moda markalarının üstüne yok. Üç yıl önce yayınlanan The True Cost (Gerçek Bedel) belgeseli, tarladan tekstil fabrikasına kadar hızlı modanın tedarik zincirinin her aşamasını takip ederken, bu döngüyü gözler önüne seriyordu. 

Belgeselden aklımda en çok yer eden, 23 yaşındaki Bangladeşli tekstil işçisi bir kadının söyledikleriydi. “Geçtiğimiz yıl, tarihin en büyük tekstil fabrikası facialarından birinin gerçekleştiği Rana Plaza’da binden fazla insan öldü. Kimsenin, bizim kanımızla üretilen kıyafetleri giymesini istemiyorum” demişti. Küreselleşmeyle birlikte üretimin, üçüncü dünya ülkelerine taşınmasının bu ülkeleri kalkındıracağı savı nasıl da fos çıktı!

Moda devleri için kıyafet üretiminde başı çeken Bangladeş’te, tekstil işçilerinin yüzde 85’inden fazlasını, dünyada bu sektörün en az maaşlı emekçileri olan kadınlar oluşturuyor. Bu kadınlar, son derece kötü koşullarda, hiçbir hakları olmaksızın çalışıyorlar. Sendika kurmaya kalkıştığında işverenin şiddetine maruz kalanlar bile var. Malum, neoliberal düzenin işleyişini sürdürmek için her yol mübah!  


Hızlı üretim yapan büyük şirketler, işçilerin sendikal haklarını kullanmalarını engelleyerek, gözü kârdan başka bir şey görmeyen kapitalist sistemi doyuruyor. Dünyanın 93 ülkesinde 650 mağazası bulunan Flormar, bu şirketlerden. 

Kullan-at tüketimin kozmetik alanındaki temsilcilerinden olan marka, sendikalı oldukları gerekçesiyle çoğu kadın, 115 işçiyi kapının önüne koydu. Kadın işçiler, 15 Mayıs’tan bu yana fabrikanın önünde direnişte. Direnişteki arkadaşlarına alkış tutan veya selam veren işçilerin de işlerinden olması, sermayenin işçiyi hizaya sokmaya çalıştığını gösteriyor. 

Emek sömürüsüne maruz kaldıkları için sendikada örgütlenme haklarını kullanan kadınların direnişten vazgeçmeye niyeti yok. Hatta tüm kadınları, dayanışmaya ve Flormar ürünlerini protesto etmeye çağırıyorlar. 

Daha ucuza, daha çok üretmenin faturasının kimlere kesildiği ortada. Peki ya biz tüketirken bunu aklımıza getiriyor muyuz?

*10 Haziran 2018 tarihinde Cumhuriyet PA7AR'da yayınlandı.

Ve böyle buyurdu erktidar!

Kadınız ya, “Onu giyme, bunu giy. Öyle gülme, böyle gül. O yana bakma, önüne bak” sözleri hep bir yerlerden çalınır kulağımıza. Aile, mahalle, toplum ve devlet birer kontrol ve ahkâm kesme mekanizması olarak durmadan kendilik sınırlarımızı ihlâl eder. Kimisini sindirir duydukları, kimisini de başkaldırıya iter. Ancak ne olursa olsun tahakküm, Demokles’in kılıcı gibi tepemizde sallanır durur. Hele hele, çoğulculuğu ortadan kaldıran otoriter veya totaliter rejimler altında yaşanıyorsa, kadına yönelik baskının dozu daha da artar. 

Teokrasiyle yönetilen İran’da, herkesin, ama bilhassa kadınların yaşamı yasaklarla kısıtlanıyor. Neden özellikle kadınlar? Kanunu koyan, dini çıkarları doğrultusunda eğip bükerek kanunlara yediren, devleti yöneten, her konuda söz sahibi olan eril iktidar da ondan. Geçtiğimiz günlerde, 18 yaşındaki İranlı genç kadın Maedeh Hojabri, başörtüsü olmaksızın dans ederken çektiği videolarını Instagram’da paylaştığı için tutuklandı. Çünkü İran yasalarına göre kadınlar başlarını örtmek zorundalar; erkeklerin bulunduğu bir ortamda ve kamusal alanda dans etmeleri ve şarkı söylemeleri de kanunlara aykırı. 

Salıverildikten sonra İran’ın TRT’sine yüzü buzlanmış bir şekilde çıkan Hojabri, gözyaşları içinde yaptığının ahlâka aykırı olduğunu itiraf etti. İranlı aktivistler ise, bunun hükümetin sıklıkla başvurduğu bir taktik olduğunu ve kadının zorla itirafa mecbur bırakıldığını savundu. Zaten yayının bir korku filmini çağrıştıran atmosferinin, toplumda dans etmeye yeltenen kadınların gözünü korkutmayı amaçladığı çok açıktı.

Sizce bu kadınları durduruyor mu? Hayır tabii ki. Dünyanın her yerinde, kadınların erkek egemenliğine karşı direniş ve mücadelesinin o kadar köklü bir geçmişi var ki (tarihin başlangıcından beri!), bu mücadeleci ruh, betonu delen bitkiler gibi, en sert koşullarda bile ortaya çıkıveriyor. Nitekim, İranlı kadınlar, tutuklamayı protesto etmek ve Hojabri’yle dayanışma göstermek için danslı videolarını, dans etmek suç değildir ve özgürlük için dans et etiketleriyle sosyal medya hesaplarından paylaşıyorlar. Üstelik, Facebook, Twitter, Youtube ve Telegram’a erişim devlet eliyle yasaklandığı halde, tutuklanmayı göze alarak yapıyorlar bunu. 

Dans eden ve başkaldıran kadınlardan söz edip de feminist ve anarşist yazar Emma Goldman’a değinmeden olmaz. “Dans edemediğim devrim benim devrimim değildir” sözü kendisine mal edilmiş olan Goldman, slogana dönüşmüş bu sözden ötesini Hayatımı Yaşarken adlı otobiyografik kitabında anlatır. Bir gün şen şakrak dans ederken, bir erkek tarafından kenara çekilir ve bunun anarşist harekette ağırlığı olan biri için uygun bir davranış olmadığı konusunda uyarılır Goldman. “Havailiğim davaya zarar verebilirmiş.” Öfkeden deliye döner, karşısındaki adama işine bakmasını söyler. Çünkü davanın temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önüne sürülmesinden bıkmıştır. İstediği özgürlüktür, kendisini dilediği gibi ifade edebilmektir. Onun anarşizmden anladığı da budur zaten.  

Ne garip değil mi? 1934’ün Amerika’sında anarşistleri tedirgin eden dans, 2018’in İran’ında İslamcıları korkutuyor. Eril iktidar, maskesini değiştire değiştire bize ne yapacağımızı dikte etmekten hiç vazgeçmiyor da kulak asan kim? 

*15 Temmuz 2018 tarihinde Cumhuriyet PA7AR'da yayınlandı.