14/06/2017

Charlotte Rampling olmak

Altmışlı yıllarda mini eteğiyle Londra’da zamanın ruhunun hakkını veren, Avrupa sinemasında yer eden filmlerdeki rolleriyle tabuları sarsmaktan çekinmeyen, şan ve şöhret makinesi Hollywood’tan daima uzak duran Charlotte Rampling, Who I Am? (Ben Kimim?) kitabıyla ikon kimliğini bir kenara bırakarak yaşamını, ailesini ve aile sırlarını olanca çıplaklığıyla anlatıyor.


İnsanın bir ömür sırtında taşıdığı aile sırları ve çocukluk travmalarıyla yüzleşmesi hiçbir zaman kolay olmuyor. Bunlar gerçeğimiz olmasına rağmen, genelde kaçış, kabullenmeden daha kestirme bir yol olarak seçiliyor. Üstelik bu kaçışın bedeli çok daha ağır olsa da. Charlotte Rampling, 20 yılı aşkın bir süre boyunca saklanan aile sırlarının ipuçlarını, kitabı Who I Am’in (Ben Kimim?) ilk sayfalarında vermeye başlıyor. “Kahkahalarla gözyaşları ayırt edilemez hale gelir. Biz onları kilit altına alırız. Rampligler’in kasası kalpleridir. Nesiller boyu saklanan aile sırrı bir efsaneye dönüşür. Sadece ağızlarımıza kilit vurmayı biliriz biz.” 71 yaşındaki oyuncu, filmlerinden değil, çocukluğundan söz etmek istediğini söylüyor bu kitapta. Çocukluğun şiirselliğinden... Bunun için de geriye dönerek annesi, babası ve kaybettiği ablasına berrak gözlerle bakıyor. Annesinin naifliğini, “Annemin yaklaştığını görebiliyorum. Makyajıyla, çağla yeşili tül ve tafta elbisesiyle ışıl ışıl. Masallara, krallar ve kraliçelere, kuyruklu elbiselere, kristal gözyaşlarına bayılıyor. Dünyada her şeyin iyi olduğuna dair inancı var” diyerek tasvir ediyor. Albay babasının duyarlılıktan uzak mizacı, ailenin en acı tecrübesinde ortaya çıkıyor. Kızı Charlotte eve geldiğinde ondan, şu sözleri duyuyor: “Ablan öldü. Git ve anneni gör.” Rampling, asker çocuğu olarak 13 yılda yedi kez şehirden şehre yer değiştirirlerken en yakın arkadaşı olan ablası Sarah’yı beyin kanaması yüzünden kaybettiğini zannediyor. Ölümünden üç yıl sonra babası itiraf ediyor: “Aslında intihar etmişti.” Gerçeği neden sakladığını sorduğunda, annesinin bunu kaldıramayacağını düşündüğü için olduğunu söylüyor. Ölüm haberini aldığında annesi felç geçirmiş olsa da Rampling hep merak ediyor: “Annem, babamla yaptığımız gizli anlaşma sayesinde korunmuş mu, yoksa yalan tarafından zehirlenmiş mi oldu?” 2001 yılına, annesinin yaşamının sonuna dek sadece babasıyla ikisinin arasında kalıyor bu sır. “Bir sırrın olduğunda onun üzerine titrersin. Ona sıkı sıkıya sarılırsın. Sır büyür, hiçbir zaman yok olmaz. Bazen ağzından kaçıverir, bir kelimeyle, bir bakışla. Sonraysa bir hatıraya dönüşür.”


Ayrıksı bir karakter
Beatles, Rolling Stones, Mary Quant’la özdeşleşen mini etek, uyuşturucu, partiler, Londra’nın meşhur caddesi King’s Road ve yerinde duramayan gençlik... “Altmışlı yıllarda King’s Road’da mini etekle yürümeyi kim istemez? Kim hayatını filmlere ve fotoğrafçılara adamak istemez? Ben o kadındım, halen de o kadınım.” 1966’da ilk filmi Georgy Girl’le beyazperdeye adımını atar Rampling. Özgür bir hayat sürer. Mini Cooper arabasıyla Chelsea’de gezinir, ileride evleneceği sevgilisi Bryan Southcoumbe ve Yeni Zelandalı bir erkek modelle aynı evi paylaşır. Gazetelerde, Fransızların tabiriyle “ménage à trois” yani, üçlü açık bir ilişki yaşadığı yazılır. Daha sonra o dönemi, genç olmak için harika yıllardı diye anar. Ablasının ölümüyle parti sona erer. 2014’te verdiği bir röportajda, bu olayın ardından yaşadığı içe dönüşü şöyle anlatır: “Hayattaki tek arayışım, ruhsal açıdan kendimi bulmaya yönelik oldu.” Bunun için oyunculuğa da bir tür terapi gibi yaklaşır. “Benimle aynı şeyleri yaşayan karakterler bulmalıydım. Eğlendirmek için değil, öğrenmek ve yaptıklarımla diğerlerine bir şeyler öğretmek için sinema yapıyordum. Yalnızca eğlendirmek hiçbir zaman bana göre olmadı.”

Tartışma yaratan ve cesaret isteyen rollerin oyuncusu oldu Rampling. Liliana Cavani’nin 1974 yapımı The Night Porter (Gece Bekçisi) filminde, toplama kampından kurtulduktan sonra eski bir Nazi subayıyla sadomazoşist ilişki yaşayan bir kadını canlandırdı. Pek çok eleştirmen onu yerden yere vurdu. Kadınları küçük düşürmekle suçlandı. Birkaç yıl önce Interview dergisinde yer alan röportajında, senaryoyu okuduğunda ne filmin çekeceği olası tepkiyi, ne de başarıyı görmediğini söyledi. “Bu iyi bir kariyer hamlesi olur mu diye düşünmedim. Aslına bakılırsa hiçbir işime öyle yaklaşmadım. Ben daha şiirsel bir varoluş, çalışma ve düşünme biçimine sahip oldum.” Kariyerini başarı ve paraya endekslememiş nadir oyunculardan olmasına rağmen Luchino Visconti, François Ozon ve Woody Allen gibi sinema dünyasının esaslı yönetmenleriyle çalıştı. Kendisini zorlayan, kadın ruhunun derinlerine inmeye çalıştığı rollerin altından başarıyla kalktı.


Rampling, yönetmenlerin olduğu kadar fotoğrafçıların da gözdesi oldu. 1973’te Helmut Newton’ın çıplak fotoğrafını çektiği ilk kadındı. Playboy dergisi için çekilen kareler, çıplaklığın en estetik halini ortaya serdi. 30 yıl sonra, Marc Jacobs’ın kampanya çekimi için fotoğrafçı Juergen Teller’la birlikte yatağa girdiğinde kışkırtıcılığından hiçbir şey kaybetmediğini bir kez daha gösterdi. Kamera karşısında alabildiğine cüretkar olabilen bu kadın, kendisiyle röportaj yapanların pek çoğunda mesafeli ve soğuk olduğuna dair bir intiba bıraktı. Hakkında çevrilen The Look (Bakış) belgeselinde, “Genelde gizemli, ketum, mesafeli ve ulaşılması güç olarak yaftalanıyorum. Bu, sadece iç dünyamda yaşadıklarımdan ötürü dışarıya yaydığım bir şey” diyerek kendisiyle ilgili görüşleri doğruladı. Belgesele ismini veren bakışları, Rampling’in çarpıcı güzelliğinin sembolü aslında. “Güzelliği olduğu gibi saklayamazsınız. Durmaksızın dönüşüyor ve değişiyoruz. Değişmeyen tek şey, insanın bakışlarındaki parıltıdır” diyen oyuncu, yüzündeki kırışıklarla da düşen göz kapaklarıyla da barışık. 53 yaşındayken kendi kendine şöyle dediğini anlatıyor: “Sinema endüstrisinde devam edeceksem yüzümün yaşlandığını seyredeceğim. Yüzümü hiçbir şekilde değiştirmeyeceğim. Küçücük bir müdahale yaptığında bile önünü alamıyorsun. Sonra kendini kaybetmeye başlıyorsun. Kendimi bulmak için yeterince güçlük çektim. Yıllar boyu kendimi anlamaya çalıştım.”

Benliğini bulma yolculuğunda en buhranlı dönemi kırklı yaşlarına rastlar. Hiçbir zaman fazla göz önünde olmayan oyuncu, bu süreçte tamamen kabuğuna çekilir. Ablasının ölümüyle baş edemediği için geçirdiği kronik depresyonla birlikte adeta hayatı durur. “İnsanlar, neden depresif olasın ki diye soruyorlardı. Şu anda yaşadıklarımı yaşamaktansa başka biri, herhangi biri olmayı yeğleyebileceğimi düşünüyordum. Hastalık, fakirlik, ne olursa yaşamaya razıydım. Çünkü zaten bir yaşamım yoktu.” Bu ağır depresyondan sıyrılışı çok ama çok yavaş gerçekleşir. “Acının devası, onun başına gelmesine izin vermek. Çünkü acıya karşı koyamıyorsun. Direnmek insana daha da çok acı veriyor.”  


Kitabı, hem acıyla, hem ablasının ölümü ve yokluğuyla bir vedalaşma sanki. Ona seslenerek yazdığı cümlelerde, “Seni tarif etmek çok kolay değil Sarah. Senin etrafında dönüyorum. Bizim etrafımızda. Çocukluğumuzun, oyunlarımızın, danslarımız, taşınan evlerimizin etrafında. O güzel yüzünün...” diyor. Satır aralarında bir itiraf çarpıyor göze: “İlk gözyaşımı dökmeden ve uzun süre inkar ettiğim acımı hafifletmeden önce kalabalıklarda uzun zaman harcadım.”

*Vogue Türkiye Mayıs sayısında yayınlandı.

28/03/2017

Kadınların ayak sesleri


21 Ocak’ta gerçekleşen Kadın Yürüyüşü’nde dünyanın dört bir yanında milyonlarca kadın sokaklara çıktı. Kadınlar, hakları söz konusu olduğunda dayanışma ve mücadeleden asla vazgeçmeyeceklerini bir kez daha göstermiş oldular. Biz de bu tarihi yürüyüşün tüm dünyada yarattığı yankıya kulak kesilerek kadının toplumdaki yerini ve feminizmin geleceğini, yürüyüşün mimarlarıyla, akademisyen ve aktivistlerle konuştuk.


“Beni en çok heyecanlandıran şey kadınların güzelliğiydi. Bir kadın, kaç yaşında olursa olsun, inandığı bir mesele uğruna diğer kadınlarla bir araya gelince gerçekten güzelleşiyormuş. Etrafıma baktığımda gördüğüm yüzlerdeki kararlılık, tatmin, mutluluk gerçekten çok ilham vericiydi.” Washington’da Kadın Yürüyüşü’ne katılan, eski bir Vogue Türkiye çalışanı olan iş kadını Ahu Terzi, yürüyüşün atmosferini işte böyle tarif ediyor. Bu atmosferin havasını solumamış olsam da, dünyanın pek çok şehrinde gerçekleşen dev kitlesel hareketin nelere gebe olduğunu düşünüp duruyorum. Hayatı boyunca hiç kadın yürüyüşünde yer almamış, kadınlarla omuz omuza mücadele etmenin ne anlama geldiği konusunda pek de fikri olmayan bir kadın olarak yazıyorum bunları. Ancak toplumsal cinsiyet, cinsiyet eşitliği ve iktidarla ilgili sorular sormaya başladığımdan beri feminizmle yakınlaştığımı söyleyebilirim. Bu yakınlaşmayla birlikte, kadın olmaya dair sorgusuz sualsiz kabul ettiğim her şeye eleştirel gözle bakar oldum. Feminist yazar ve akademisyen Aksu Bora’nın feminizm tanımını da kulağıma küpe yaptım. “Cinsiyetin birer kukuya sahip olmaktan fazlasını ifade ettiğini, kadın ya da erkek olmanın toplumsal düzen içindeki yerimizi ve iktidarla ilişkimizi belirlediğini söyleyen düşünce feminizmdir.”

Başta Amerikalı kadınlar olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinden kadını harekete geçiren, iktidarın kadınların kazanılmış haklarına fütursuzca saldırması oldu. Amerika’da, Donald Trump’ın hem seçim kampanyasında hem de başkan seçildikten sonra böbürlene böbürlene cinsiyetçi söylemler kullanması kadınların bam teline bastı. Ortaya çıkan bir ses kaydında, “Güzel kadın gördüm mü dayanamıyorum. Ünlüysen kadınlara her şeyi yapabilirsin, öpebilir, hatta onların vajinalarını avuçlayabilirsin,” diyordu. (Vajina demeyi seçtiğim kelimenin Trump’ın ağzından amiyane bir tabirle “pussy” olarak çıktığını hatırlatayım.) Aynı “pussy”, Kadın Yürüyüşü’ne “pussy hats” (Minik üçgen kulaklı pembe bereler) adıyla dahil oldu ve hatta yürüyüşün simgelerinden biri haline geldi. Milyonlarca kadın, cinsiyetçiliğe, kadın düşmanlığına, eşitsizliğe, ötekileştirmeye ve her türlü ayrımcılığa karşı “Kadın hakları, insan haklarıdır,” sloganıyla sesini yükseltti. Pek çok ünlü ismin yanı sıra feminist hareketin en “azılı” aktivistleri Washington’daki Kadın Yürüyüşü’nde konuşmalar yaptılar. Irkçılık karşıtı feminist ve LGBTİ eylemcisi Angela Davis, konuşmasında yürüyüşü en basit haliyle özetledi. “Bu bir kadın yürüyüşüdür ve bu kadın yürüyüşü, devlet şiddetinin ölümcül gücüne karşılık feminizmin vaadini temsil etmektedir. Kapsayıcı ve mücadeleleri kesiştiren feminizm, hepimizi ırkçılığa, İslamofobiye, anti-Semitizme, kadın düşmanlığına, kapitalist sömürüye karşı direnişe davet etmektedir. Trump yönetiminde geçecek önümüzdeki 1459 gün, 1459 günlük bir direniş olacak: Tabanda direniş, sınıflarda direniş, iş yerlerinde direniş, sanatımızda ve müziğimizde direniş.”

Yürüyüşün ardından Amerika’da bir zafer sarhoşluğu hali olup olmadığını merak ediyorum. “Kesinlikle yok. Gerçek bir uyanış söz konusu,” diyor Ahu. “Amerika’da sosyal ortamlarda din ve politika konuşulmaz. Artık mümkün mü? Bütün hayatımız politika. Biz kadınlar olarak aynı anda birçok işi becermeye alışığız. Bir de politikayı soktuk hayatımıza. Herkes bir şeylerin ucundan tutuyor. Ben bile, Amerikan Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde çalışan New York Şehir Okulları Eğitim Konseyi’ne adaylığımı koydum.”

Ülkemizle birlikte tüm dünyada faşist, muhafazakâr ve totaliter bir politik iklim etkisini iyiden iyiye hissettirirken benim ümidim kadınlarda. Ve şimdi, Kadın Yürüyüşü’nde aktif rol oynayan isimlerden, akademisyenlere ve aktivistlere kadar feminist hareketin gücüne inanan kadınlara kulak veriyoruz.

Zeynep Direk (Koç Üniversitesi Felsefe bölümü öğretim üyesi)
Feminizm, Kuzey Amerika’da yetmişlerden bu yana kadınların verdiği mücadeleler sonucunda gittikçe genişleyen bir etkiye sahipti. Demokratların iktidarda olduğu uzun yıllar boyunca cinsiyetçilik ve ırkçılık karşıtı zihniyet toplumsal hayatı şekillendirdi. Trump’ın, demokratların beklemediği bir biçimde başkan seçilmesiyle bu toplumsal birikim kitleselleşerek harekete geçti, zira Trump kampanyasında cinsiyetçi ve tacizi kadınlara reva gören bir dil kullandı. Kadınlar, kırmaya çalıştıkları beyaz erkek tahakkümünün en retro ve gerici biçimiyle geri gelmesine izin vermeyeceklerini, tarihin ve zihinsel gelişmenin geri çevrilemeyeceğini Kadın Yürüyüşü’yle gösterdiler. Yürüyüşün dünyada etki yaratmasının sebebi, toplumsal cinsiyet özgürlüğünü savunan hareketlerin ulusları aşan, uluslararası hareketler olması, kuramsal olarak İngilizce konuşulan dünyada geliştirilen paradigmaların tüm dünyada ciddiye alınmasıdır. Nasıl ki dünyada faşist, erkek egemen, gerici, totaliter eğilimler birçok yerde ortaya çıkıyor, feminist hareket de heterojen ve ulusları aşan karakteriyle buna karşı koyan hareketlerden biri olacağını gösteriyor. 

Feminist hareket açısından yürüyüş bir milat değil bence. Birikim zaten vardı, o birikimin kendiliğinden bir biçimde sosyal medya aracılığıyla örgütlenerek dışarı püskürmesidir. Trump’la beraber neo-liberal siyasal yaşam biçimi beklenmedik bir biçimde faşist bir virajı döndü; hem kadınlara hem de diğer toplumsal ezilen gruplara daha da çok ezileceklerinin işaretini verdi. Örneğin Müslümanları kazanılmış haklarından mahrum etmeye başladı. Bir toplumdan dışlanmak insan haklarından dışlanmanın ilk adımıdır ve kimse size sahip çıkmadığında başınıza her şey gelebilir. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudiler onlara kimse sahip çıkmadığı için yok edilmişlerdir. Bu kez faşistler ilkin Müslümanlar için geldiler. Fakat toplumsal cinsiyet hareketlerinin saldırı altındaki tüm farklılıklar için mücadele etme, yani başkasının hakları için de çalışma bilinci çok geliştiği için hem kadın haklarını hem de insan haklarını savunan bir cephe hemen oluştu. Feminist hareketin ve genel olarak tüm toplumsal cinsiyet özgürlüğü mücadelelerinin diğer toplumsal hareketlerle birlikte faşizme karşı mücadeleye çoktan hazır olduğunu söyleyebiliriz. 

İktidarın biyo-iktidar olduğunu, yani yaşam üzerinde iktidar olduğunu söylemiştir Foucault. Trump’ın da ilk icraatının kadın bedeniyle ilgili olması manidardır. Muhafazakâr erkek, diğer erkeklerle ittifak kurmak ve onların desteğini almak için tüm kadınların bedenlerine hakim olabildiğini ilan ediyor kamuya. Tüm yaşama hakim olduğunu ve güya yaşamı koruduğunu. Elbette kadınların ayağa kalkabileceğini ve bu iktidara meydan okuyabileceğini hesaba katmıyor. Tarihsel bir şuursuzluk örneği ve doğrusu komik.  

Kadınlar tüm ezilenler gibi gerçekleri daha iyi görmekteler. Sustukları zaman bile aslında ezilmeye razı gelmiyorlar. Kadınların hayatta kalma ve çocuklarını da, korkunç devlet politikalarına rağmen hayatta tutma, mutlu ve özgür yaşatma mücadelesi her zaman sürecek. Devlet kadınlardaki bu mücadele azmiyle hiçbir zaman kolay başa çıkamaz.

Carmen Perez (Women’s March Eş Başkanı)
Ben Meksika kökenli Amerikalı bir feministim. 17 yaşımdayken, benden iki yaş büyük olan ablamın bir kazada ölmesi üzerine feminizmle ilişkim başlamış oldu. Bundan sonra, onunkine benzer durumda olan kızlar için fırsatlar yaratmak üzere mücadele etmeye karar verdim. Hayatımı, yoksulluk, şiddet, uyuşturucu ve çetelerden etkilenen gençlerle, özellikle de genç kızlarla çalışmaya adadım. Hayattaki amacım bu. Her gün bu amaç uğruna çalıştığım için çok mutluyum.

Kadın Yürüyüşü, kadınların öncülüğünde tüm dünyanın ayaklanabileceğini gösterdi. İçinde bulunduğumuz dönemde, insanlar politik kararların kişisel hayatlarını ne kadar etkilediğini görüyorlar. Bunun için de artık sessiz kalamıyorlar. Kadınların ve feministlerin bir araya gelip haklarını korumak için mücadele etmelerinin tam zamanı. Neden mi? Çünkü üreme hakkımızı elimizden almaya çalışan bir başkanımız var. Bedenlerimizle ilgili alacağımız kararları bize dikte etmeye çalışıyorlar ama kadınlar buna asla izin vermeyecekler. 

Komitedeki diğer arkadaşlarım gibi ben de Kadın Yürüyüşü’nde pek çok görev üstlendim. Öncelikle 500’den fazla işbirlikçimizi organizasyona dahil ettim. Linda Sarsour ile birlikte dayanışmanın hedeflerini belirledik. İnsanların yürüyüşe dahil olabilmeleri için farklı hedefler ortaya koymak gerekiyordu. Şöyle ki, katılanların kimi üreme hakları, kimi çevresel sorunlar için oradaydı. Ya da sadece Trump’ı protesto etmek için. Yüzde 70’i daha önce hiçbir protestoya katılmamış ya da son 10 yıldır gösterilere dahil olmamış kişilerdi. Yürüyüşün gideceği yönü tayin etmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca yürüyen insanlara da aktivizmlerini sürdürmeleri için yol göstermemiz gerekiyor.

Bu yüzden 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için genel bir grev planlıyoruz. Kadınsız bir güne hazırlanıyoruz ve kadınlara o gün işe gitmeme çağrısı yapıyoruz. Maddi gereksinimler buna engel teşkil ediyorsa en azından büyük şirketlerden alışveriş yapmamalarını istiyoruz. Eğer bir şey satın almaları gerekiyorsa da tercihlerini yerel işletmelerden yana kullansınlar. Son olarak da dayanışma içinde olduklarını göstermek için o gün kırmızı giymelerini istiyoruz. Bunların hepsini ya da sadece birini yapabilirsiniz. Yeter ki dayanışmanın bir parçası olun.


Lizzy Bowring (Trend analiz şirketi WGSN’in Defileler Yöneticisi)
New York Moda Haftası’nda, küresel düzlemde tam da kitlelerin duygularına karşılık gelen Kadın Yürüyüşü’nün gerçekten yoğun bir etkisi vardı. WGSN’de, 2017 sonbahar-kış sezonu defileleri hakkında öngörülerimde de bahsettiğim gibi, bu sezon, özellikle global olarak etrafımızı saran politik iklimle beraber değişimin habercisi oluyor. Modada, yeni bir düşünce tarzıyla yenilikçi parametreler göreceğiz. 

New York Moda Haftası’nda kasvetli bir hava hakimdi. Her zamanki heyecandan eser yoktu. Aksine, sağır edici bir sessizlik vardı. Marc Jacobs defilesinde bile ses yoktu, fotoğrafçılar yoktu, müzik yoktu. Bu tuhaf sessizlik, bir slogandan bile daha çarpıcıydı aslında. Tasarımcılar, koleksiyonları aracılığıyla politik mesajlar verdiler. Mesela, Prabal Gurung’da feminizme atıfta bulunan tişörtler ve The Row’da umut kelimesinin göze çarptığı bir gömlek yer aldı. Bazı tasarımcılar da defile notlarında samimi mesajlar paylaştılar. Mara Hoffman, defileyi, değişim adına durmaksızın yaratan kadınlara ithaf ettiğini yazmıştı. Milly’de ise tasarımcı, başkanlık seçiminin ardından özellikle bir kadın olarak yenilmiş hissettiğini itiraf ediyordu.

Son altı ayda feminizmi sahiplenen markaları sayacak olursak ciddi bir artışla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Bunun, üzerinde “Hepimiz feminist olmalıyız” yazan sade bir tişörtle, Dior’un gücünü arkasına alarak başladığını söyleyebilirim. Bu mesaj, daha yeni yeni ilgi çekmeye başlıyor. Londra Moda Haftası’nda da ister siluetleriyle, ister defile notlarıyla mesajlarını sergileyen markalar vardı. Ports 1961 ve Simone Rocha’nın vurguladıkları mesajlar açıktı. Modanın gücü tam da bu değil mi? Dünyamızı değiştirmeyi ümit eden sağlam mesajları yayan müthiş bir platform.

Ayşe Düzkan (Gazeteci)
Kadın Yürüyüşü'nün kısa vadede değişim getireceğine inanmıyorum ama bu sürekliliği olan bir harekete dönüşebilirse en azından Trump iktidarının getireceği değişikliklerin önünde bir engel oluşturabilir, ki bu çok önemli. Ne demek istediğimi anlatmak için, Türkiye'de AKP iktidarının geri adım attığı üç olaydan ikisinin -tezkere, kürtaj yasağı ve tecavüz vakalarında evlenmeyi kabul eden suçlunun serbest bırakılması- kadınların gücüyle olduğunu hatırlatayım. Zaten kadınlar Türkiye’deki en önemli güçlerden biri ve epeyce ses çıkartıyorlar. 8 Mart’ta bunu bir kez daha göreceğiz.

Jamia Wilson (Feminist aktivist, feminist medya grubu Women, Action and the Media’nın yöneticisi)
Çocukluğu Suudi Arabistan’da geçmiş bir Amerikan vatandaşı olarak hayatım boyunca bolca seyahat etme ve dünyanın dört bir yanından insanlarla birlikte yaşama fırsatım oldu. Bu tecrübelerim, Amerika’nın dış politikasının dünyanın geri kalanını ne kadar etkilediğine dair bilinçlenmeme yardımcı oldu. Washington’daki Kadın Yürüyüşü’nde kalabalığın arasındayken, Londra, Nairobi ve pek çok başka şehirde yaşayan arkadaşlarımın da dayanışma içinde yürüdüklerini telefonumdan takip etmek beni çok duygulandırdı. Aşırı sağ popülizmin yükselişinin vahim etkisi sınırları aşıyor. Hepimiz birbirimize bağlıyız ve otoriter rejimler, tüm dünyada insan hakları ve özgürlüğe önem verenler için endişe verici bir hal almaya başladı. Dünyada ortaya çıkan liderlerin benzerliklerini ve bağlantılarını sorgulamamız, tarihten ders alarak daha adil bir gelecek için çalışmamız çok önemli. Kadın Yürüyüşü’nün başarısı, bizler gibi köprüler kuranların, en aşılmaz sanılan duvarları bile yıkabilme gücüne sahip olduğumuzu göstermesiydi.

Zihnimde geleceğin feminizmini canlandırıyorum; doğası gereği her seviyede kapsayıcı olan bu feminizmin, herkes için eşitliğin arkasında duran, savunan, uygulayan ve koruyan gerçek bir prensip olmasını istiyorum. Bana yol gösteren ve yaptığım işi besleyen feminizm, hepimizin özgürlüğünün birbirine bağlı olduğunu kabul eden feminizmdir. Eğer sen özgür değilsen, ben de değilim. Senin yaran, benim yaramdır. Birlikte geliştiğimizde bundan hepimiz faydalanırız. Cesaretin bulaşıcı olduğunu düşünüyorum. Sen sesini çıkardığında bu beni güçlendirir ve cesaretlendirir. Bir başka kadın sesini çıkardığında bana gücümü hatırlatan bir kıvılcımı alevlendirir. Hep birlikte sesimizi yükselttiğimizde ve duyulduğumuzda eylem çağrımızın görmezden gelinmesi zorlaşır. Tarih bize, gücün her zaman alındığını, asla verilmediğini gösterdi. Bizi, kendimizden başka “kurtaracak” kimse yok. Bu yüzden, tırmanırken birbirimizi yukarı taşımak bize düşüyor. Pek çok engeli paylaştığımıza göre başarılarımızı da paylaşabiliriz. Şayet ben yol alırken bir veya birden fazla kadını da beraberimde getirmiyorsam işimi eksik yapıyorum demektir.



Sarah Sophie Flicker (Women’s March Strateji Danışmanı, aktivist ve sanatçı)
Uzun yıllardır kadın hakları alanında çalışıyorum. Kadın Yürüyüşü’nün, her zaman hayalini kurduğumuz, gerçek anlamda kesişimsel (kadınların sosyal konumlarının cinsiyetleri dışında sınıf ve etnik kökenden etkilendiğini savunan görüş) kadın hareketinin başlangıcı olduğunu düşünüyorum. Yürüyüş, bütünleyici, kucaklayıcı ve kapsayıcı bir bakış açısıyla planlandı. İnsanlar sık sık, “Yürüyüşün amacı ne?” ya da “Neden daha belirgin bir mesajı yok?” gibi sorular sordular. Gerçek şu ki, kadın sorunları dediğimizde tüm sorunlardan söz ediyoruz. Kadınlar yekpare değiller. Kimliklerimiz, sosyal adaletle ilgili pek çok sorunun bizi öyle ya da böyle etkilemesi anlamına geliyor. Beyaz ve ayrıcalıklı bir kadın olarak bu sorunların çoğundan etkilenmediğimi biliyorum. Irkçılık, yabancı düşmanlığı veya yoksullukla mücadele etmem gerekmiyor. Ancak bir sürü kadının etmesi gerektiğini biliyorum. İşte tam da bu yüzden, o sorunlara karşı savaşmak benim de görevim.

Genellikle mücadele ve kaos zamanlarında sosyal dönüşümle ilgili en ciddi kazanımlar elde edildiği bir gerçek. Kadınlar organizasyon konusunda inanılmazlar. Kadın Yürüyüşü’nü organize ederken, her gün sadece kadınlarla çalışmaktan müthiş keyif aldım. Yanlış anlaşılmak istemem. Erkekleri ve erkeklerle çalışmayı da seviyorum. Ancak kadınlarla çalışırken onlarda daha az ego, daha çok dinleme isteği ve çok daha fazla işi bir arada götürme becerisi olduğunu fark ettim.

Yürüyüşün ve verdiğimiz mesajın, feminizm ve kadın hakları mücadelesinin ilerlemesi için örnek teşkil etmesini ümit ediyorum. Her kadın özgürleşene kadar hiçbir kadının özgür olamayacağını kabul ederek hep birlikte yol almalıyız.

Canan Güllü (Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı)
Kadın Yürüyüşü, kadınların kazanılmış haklarına her şart ve koşulda sahip çıkabileceklerini gösterdi. Dünyada, muhafazakârlığın yansıması olan faşizmin yeniden hortlamasına tanıklık ediyoruz. Faşizm, erkekliği, gençliği, mistik birlikteliği ve bunun gibi şiddet üretebilecek her türlü gücü makbul sayar. Genellikle ırk üstünlüğünü, etnik zulmü, emperyalist genişlemeyi ve soykırımı teşvik eder. En önemlisi de erkek üstünlüğünü açıkça savunur. Trump’ın söylemlerinde tüm bu özellikleri görmek mümkün. Kadın Yürüyüşü, faşizmin, aktivizmi tetiklediğini gösterdi. Etrafınızdaki halka daralmaya başladığında her zaman mücadele tetiklenir.

Trump başa gelir gelmez ilk icraatlarından biri, kürtajı destekleyen uluslararası sivil toplum kuruluşlarının federal fonlarla finanse edilmesini yasaklayan bir genelgeye imza atmak oldu. Üstelik imzayı atarken etrafında yedi erkek toplanmış bunu izliyordu. Gördüğünüz gibi kürtaj her dönemde gündeme taşınan bir konu. Ülkemizde de özellikle 1980’lerden bu yana siyaset, kadını hem dinsel hem siyasal anlamda baskıya alarak top gibi oynadıkça oynadı. Bugün de aynı yöntemle bunu yapmaya devam ediyor. Kürtaj işte tam da bu iki olgunun bileşkesi olduğu için neredeyse birçok ülkede ısıtılıp ısıtılıp gündeme getiriliyor. Dinen günah olduğu savıyla, kadınların kendi bedenleri üzerinde söz sahibi olmalarına engel temin edecek söylemler geliştiriliyor. Ben kürtaj meselesini ikiyüzlü siyaset oyununun bir parçası olarak görüyorum.

Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü hal durumundan ötürü sokaklara çıkarak Kadın Yürüyüşü’ne istediğimiz desteği veremedik ama üzülmeyin. Türkiye’deki tüm kadın örgütleri 8 Mart’ta sokağa çıkıyor. Hep birlikte kadına şiddete, ayrımcılığa, cinsiyetçiliğe “Hayır” diyeceğiz. 8 Mart’ta sokaklardayız!



Deniz Aslı Davaz (Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Vakfı Merkezi Kurucu Üyesi)
21 Ocak’ta Washington’da ve genel olarak dünyanın dört bir yanında en başta kadın hakları için kitlesel yürüyüşler gerçekleşti. Bu yürüyüşler, kadın hareketinin tarihsel yürüyüşlerinin çok eski bir geleneğinin halkasıdır.

Kadın hareketinin tarihine bakarsak, kadınların süfrajizm (seçme seçilme hakkı) temelinde örgütlenmeleri 18. yüzyıl sonlarında başlayıp 20. yüzyılın ilk yarısına kadar yaklaşık 150 yıl sürdü. Önce seçme daha sonra seçilme hakkını kazanan kadınların, uzun ve zorlu bir süreç yaşamaları gerekti. Yürüttükleri örgütlü ve kararlı mücadele, dünyanın siyasal koşullarından önemli ölçüde etkilendi. Birinci Dünya Savaşı ise öncesi ve sonrasıyla, kadınların süfrajizm tarihi bakımından önemli bir dönüm noktası oldu.

21 Ocak’ta düzenlenen yürüyüşün bir benzeri 1913’te gerçekleşti. ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın seçilmesinden sonra beş bin kadın Washington’da bir araya gelerek seçme haklarını talep etti. Bu yürüyüşten yedi yıl sonra, kadınlara seçme hakkını tanıyacak olan 19. Yasa Değişikliği kabul edildi.

1900’lerde, İngiltere’de gerçekleştirilen kadın yürüyüşleri, yürüyüş geleneğinin ne kadar eskiye dayandığını gösterir. 7 Şubat 1907’de önemli bir süfrajist olan Millicent Garrett Fawcett’in de dahil olduğu büyük bir yürüyüş yapıldı ve kadınlar Hyde Park’tan Exeter Hall’a kadar yürüdü. Fawcett’in önderliğindeki yürüyüşe, İngiltere’nin dört bir yanından binlerce kadın el ele tutuşarak katıldı. Bir o kadar insan da onları izledi. Bu yürüyüş sadece İngiliz medyasında değil, Avrupa ve Amerika’da da çok ses getirdi. Kadınların seçme ve seçilme hakkı etrafında dünyada çok önemli kitlesel yürüyüşler organize edildi. Bu tarihi yürüyüş, Mud March yani “Çamurlu Yürüyüş” olarak anılır. Adını, o günün olağan dışı hava koşullarından alan bu yürüyüşte kadınlar, renkli giysileri, flamaları ve neşeli halleriyle tarihe geçtiler. “Çamurlu Yürüyüş” tarihsel açıdan kadın yürüyüşlerinin öncüsü sayılabilir. 1907’de 3000 kişi ile tamamlanan bu yürüyüş giderek yayıldı ve 1913’te yapılan son süfrajist yürüyüşe 40 bin kadın katıldı.

Sayısız örneği bulunan bu yürüyüşlerin yapılmasında pek çok neden bulunmakla birlikte, kadınlar bir yandan henüz kazanılmamış haklar, diğer yandan ise elde edilmiş hakların kaybedilme tehlikesine karşı mücadele etmek amacıyla sokağa çıkıyorlar. Bana göre Kadın Yürüyüşü de bu çerçevede bir araya gelen kadınların kararlılığını ortaya koyuyor. Tarihsel sürece baktığımızda, bu yürüyüşlerin uzun vadede kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinde önemli değişimler sağladığını görüyoruz.

*Vogue Türkiye Mart 2017 sayısında yayınlandı.