13/12/2007

Domestik ve modern


İngiltere’de düzenlenen Fashion Fringe yarışmasının finalistlerinden Abdul Koroma ve Andrew Jones ikilisi “Ümitsiz Evkadınları”ndan aldıkları ilhamla modern kadınlar için tasarımlar yapıyor.

Moda tasarımcısı olmaya ilk olarak ne zaman karar verdiniz?
Andrew: Modacı olmaya karar verdiğimde 10 yaşındaydım. Bir ara fikir değiştirip grafik tasarımcısı olmayı düşünmüş olsam da 16 yaşında kesinlikle moda okumak istediğimden emindim.
Abdul: Benim hikayem biraz daha farklı. Mimarlık okumayı düşünürken seçtiğim moda derslerinden birinden o kadar etkilendim ki modacı olmaya karar verdim. Kendimi modaya daha yakın hissettim.
İtalya’da Max Mara’da çalışırken tanıdınız birbirinizi. Sonrasında bir araya gelerek tasarım yapmaya başlamanız nasıl oldu?
Andrew: Moda tasarımı eğitimimi bitirir bitirmez Max Mara’da çalışmaya başladım. Abdul’u oradaki üçüncü yılımda tanıdım. Oraya staj yapmaya gelen öğrencilerden biriydi. Aynı stüdyoda çalışırken çok iyi anlaşmaya başladığımızı fark ettik.
Abdul: Max Mara’da çalışırken ilerde birlikte tasarım yapma planları kurmaya başlamıştık. Kendi markamıza sahip olmadan dilediğimiz gibi tasarım yapamayacağımızı biliyorduk.
Max Mara nasıldı? Orada çalışmak neler kattı size?
Andrew: Max Mara çok iyi bir okuldu. Moda ve tasarımla ilgili birçok şeyi orada öğrendik. Uluslararası hedefleri olan büyük bir markayla çalışmak Londra’nın dünyanın merkezi olmadığını gösterdi bize. Londra’da yaşayınca insan modanın buradan ibaret olduğu fikrine kapılıyor.
Abdul: Alanının en iyilerinden biriyle çalışmak çok büyük bir şanstı bizim için. Orada jarse elbise tasarımından trençkot tasarımına kadar birçok farklı alanda deneyim kazandık. Kıyafetlerin nasıl yapıldığını orada öğrendik. Sadece tasarım değil, üretim anlamında da.
Bu öğrendiklerinizin sizin tasarımlarınıza yansıması nasıl oldu?
Andrew: Tasarımlarımızda el işi kullanıyor olsak da daha endüstriyel bir şekilde üretilmelerine özen gösteriyoruz. Bu da Max Mara’nın bize kazandırdığı vizyon sayesinde gerçekleşti. Endüstriyel üretimi seçmemizin nedeni tasarımlarımızda romantik ve kırılgan bir havadan çok modern bir görüntüye önem vermemizden kaynaklanıyor.
Abdul: Eski terzilerin kullandığı teknikleri de uyguluyoruz fakat tasarımlarımızda yakalamak istediğimiz modern ruhu modern üretim teknikleriyle elde ediyoruz.
Tasarımlarınız için eski moda detayların modern yorumu diyebiliriz o zaman.
Andrew: Kesinlikle. Tasarımlarımızda ancak eski bir masa örtüsünde bulabileceğiniz bir detay yakalayabilirsiniz ama bu, tüm tasarım felsefimizin eskinin yorumuna dayalı olduğu anlamına gelmez.
Abdul: Eskiye dair küçük detaylar kullanmayı seviyoruz. Vintage parçalara bakarak hoşumuza giden detayları çıkarıyoruz. Bunların yer aldığı modern kıyafetler tasarlıyoruz.
Markanızın isminin 'Modernist' olmasının nedeni de bu mu?
Andrew: Evet. Birçok modacının yaptığı gibi vintage parçaları kopyalamak yerine onlardan küçük detaylar alarak tamamen modern kıyafetler tasarlıyoruz. Tasarımlarımıza bakıldığında “Bu 1950’lerin ruhunu taşıyan bir elbise,” denmesini istemiyoruz. Yani, tasarladıklarımızın belirli bir döneme atıfta bulunmamasına özen gösteriyoruz.
Abdul: Tasarımlarımızda tek bir referans noktamız yok. Bir tek dönemin ruhunu yansıtan kıyafetler tasarlamıyoruz. Bunun için de 'Modernist'iz.
Peki, vintage kıyafetlere olan bu yoğun ilgiyi neye bağlıyorsunuz?
Andrew: Moda dünyası halen vintage’ın yeniden yorumlanması döneminin içinde. Bu yeniden yorumlama tasarımlar vintage parçaların birebir kopyası olmadığı sürece olumlu çünkü vintage’ın en önemli özelliği eski tekniklerle tasarlanmış olması.
Abdul: Zaten vintage’a olan ilgi de insanların farklı görünme arayışından kaynaklanıyor bence.
İki kişi tasarım yapmak tek başına özgürce tasarım yapmaktan daha zor değil mi?
Andrew: Tek başına tasarım yaparken her şeyin bir kişiye bağlı olması fikri çok güzel. İki kişi çalışmanın zor yanları var tabi ki fakat biz çok iyi anlaştığımız için beraber tasarım yapmaktan keyif alıyoruz.
Abdul: İki kişi tasarım yapmak yanınızda daima fikir alışverişinde bulunabileceğiniz, size destek olan birinin olması demek.
İngiltere’deki yeni yetenekleri keşfetmek üzere düzenlenen Fashion Fringe yarışmasına katıldınız ve finalistlerden biri oldunuz.
Andrew: Fashion Fringe çok heyecan verici bir tecrübeydi. Yarışma öncesinde kendi markamızı yaratabileceğimize dair ümidimiz yoktu.
Abdul: Yarışmayla birlikte hayalimiz gerçek oldu diyebiliriz. Markamızı yaratmak ve kendi tasarımlarımızı yapmak en çok istediğimiz şeydi.
Fashion Fringe hayatınızda neleri değiştirdi?
Andrew: O günden bu yana o kadar çok şey değişti ki hayatımızda.
Abdul: Koleksiyonumuzu Londra Moda Haftası’nda sergileyip Fashion Fringe’in finalistlerinden biri olduktan sonra özel müşterilerimiz olmaya başladı. Sipariş üzerine özel dikim kıyafetler tasarlıyoruz bu müşterilerimiz için. Böylece, koleksiyonda olmayan, sadece onlar için tasarlanan kıyafetlere sahip oluyorlar.
Fashion Fringe koleksiyonunuza neden “Domestic Bliss” ismini verdiniz?
Andrew: Koleksiyonu hazırlamaya başlamamız “Desperate Housewives”ın yayınlanmaya başlamasıyla aynı döneme rastladı. Domestik kadınların kullandığı masa örtüsü, önlük gibi şeylerden ilham aldık. Aynı zamanda mavi yakalı işçi sınıfının giyim tarzından da etkilendik. Bunların hepsinin bir araya gelmesi bizim koleksiyonumuzun çıkış noktasını yarattı.
Abdul: İşçi sınıfının geleneksel renginin mavi olması nedeniyle koleksiyonun renginin de bu olmasına karar verdik. Ayrıca, mavi feminen bir renk olarak algılanmaz hiçbir zaman. Feminenlik ve maskülenlik kavramlarını sorgulamak için de bu rengi seçtik. Sonuçta, tamamen mavi bir koleksiyon çıktı ortaya.
Sonbahar-kış koleksiyonunuzda nasıl bir sürprizle karşımıza çıktınız?
Andrew: Bu koleksiyonun ismi, R.S.V.P (L.C.V). Tamamen gece şıklığını yansıtan bir koleksiyon oldu. Yine maskülen bir öğeyi ele alıp onu feminenleştirdik. İlham kaynağımız bir smokin oldu.
Abdul: Biz feminenliğe farklı bir şekilde yaklaşıyoruz. Tasarımlarımızda romantik bir feminenlik havası göremezsiniz. Tasarladıklarımızla insanları şaşırtmayı ve düşündürmeyi seviyoruz.
Nasıl bir kadın için tasarlıyorsunuz kıyafetlerinizi?
Andrew: Chloe Sevigny gibi tarz sahibi bir kadın diyebilirim.
Abdul: 1950’lerde yaşıyormuş gibi görünmeyen bugünü yaşayan ve bugüne göre giyinen kadınlar. Günümüzü nostaljiye yeğleyen kadınlar kesinlikle.
Günümüz moda dünyası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Andrew: Bu soruya dikkatli cevap vermeliyiz. Londra sokaklarından birinde yürürken faili meçhul bir cinayete kurban gitmek istemiyorum (Gülüyor). Birkaç tane çok iyi tasarımcının dışındakilerin sadece taklitçi olduğunu düşünüyorum.
Abdul: Moda dünyasının gerçek tasarımcıları, Nicholas Ghesquiere, Yves Saint Laurent, Stefano Pilati gibi birkaç isim.

12/12/2007

Modanın ölümsüz kahramanları


Tüketim çağının dahi pop ikonu Andy Warhol, tıpkı süt ve ekmeğin olduğu gibi gardırobumuzdaki kıyafetlerin de son kullanma tarihi olduğunu söylemişti. Oysa modanın hızlı devinimden asla etkilenmeyen, zamansız şıklığın temsilcisi kıyafet ve aksesuarlar, sonsuza dek hayatta kalma özelliğine sahip. Şimdi sizleri trend rüzgarları ne yönden eserse essin bundan etkilenmeyen modanın klasikleriyle tanıştırıyoruz.

Küçük siyah elbise: Coco Chanel, 1926 yılında küçük siyah elbiseyi tasarladığında modanın kutsal kitabı Vogue dergisi, bu elbisenin ‘farklı zevklere sahip olan tüm kadınların üniforması’ haline geleceğini öngörmüştü. Hayat kurtaran bu elbisenin kadınların hafızasındaki yerini kuvvetlendiren isimse Audrey Hepburn oldu. ‘Breakfast at Tiffany’s’ filminde Hubert de Givenchy tasarımı siyah kokteyl elbiseleri içindeki Holly Golightly’yi unutmak mümkün mü?

Beyaz gömlek: Gömlek giymenin erkeklerin tekelinde olduğu düşünülüyorsa da sade ve kullanışlı beyaz gömleğin bir kadının gardırobunun en önemli parçası olduğu su götürmez bir gerçek. ‘Sex&the City’ dizisinin Carrie’si namı diğer Sarah Jessica Parker’ın, beyaz gömleğin içine giydiği renkli iç çamaşırları sayesinde bu gömleğin ne kadar seksi olabileceğini öğrenmiş olduk.

Kaşmir hırka: Her mevsimde üşüyen omuzları ısıtma görevini en iyi şekilde yerine getiren kaşmir hırkanın moda dilindeki karşılığının ‘yegane tamamlayıcı’ olduğunu söyleyebiliriz. Tişört, elbise veya gömleğin üzerine lüks etiketini yapıştırmak isteyenlerin kaşmir bir hırka giymesi yeterli. Seksapelin sırrıysa bu hırkayı, Marilyn Monroe’nun yaptığı gibi çıplak teninizin üzerine giymek.

Trençkot: Dedektif filmleri klasiği olan trençkot, giyildiği andan itibaren insana gizemli bir hava katma gücüne sahip. Bu gizemin en iyi temsilcisi beresi ve trençkotuyla hafızalarınıza kazınan Greta Garbo oldu. Yazın kavurucu sıcakları haricinde her mevsim giyilebiliyor olması trençkotu dış giyimin jokeri haline getiriyor.

Blazer ceket: Lise yıllarını anımsatıyor olsa da blazer ceket bir kadının gardırobunun olmazsa olmazlarından biri. Bu ceket, beyaz tişört ve jean’le giyildiği zaman etrafa sade şıklık sembolü olmanın enerjisi yayılır. 90’lı yıllarda blazer ceketin içine sadece iç çamaşırı giymenin yarattığı havayı hatırlamayanınız var mı?

Stiletto: ‘Seks’ diye haykıran stilettoların, ayakkabı dünyasında çok özel bir yere sahip olduğunu biliyoruz. 50’lı yılların pin-up kızlarından bu yana seksi olmanın yolu stiletto giymekten geçiyor.

Kürk: 80’li yıllarda Dallas ve Dynasty dizilerinde bir statü sembolü olarak yer alan kürk, hayvan hakları savunucularının tüylerini diken diken etmesine rağmen kadınların vazgeçilmezlerinden biri. Amerikan Vogue dergisinin genel yayın yönetmeni Anna Wintour’un yaptığı gibi hayvan hakları savunucusu örgüt PETA’ya kulak asmadan kürkünüze sarınabilirsiniz.

İnci kolye: İsimleri zarafet ve şıklıkla özdeşleşmiş olan Jacqueliene Kennedy, Prenses Diana ve Grace Kelly’nin nev-i şahsına münhasır tarzlarının tamamlayıcılarından biriydi inci kolye. İmitasyon veya gerçek hiç fark etmez. Bir kadının mücevher kutusunda inci kolye olmaması ebedi bir hata.

Tayyör: Gardıropların en kullanışlı ve şık parçalarından biri olan tayyör, kadınları modern ve rahat kıyafetlerle tanıştıran Coco Chanel’e çok şey borçlu. Chanel’in imzası haline gelen tüvit tayyörler olmasaydı biz kadınlar, tayyörleri bu kadar sevebilir miydik acaba?

Kalem etek: Bacakları sıkı sıkıya sardığı için yürümeyi biraz zorlaştırdığını kabul ediyoruz ama siyah kalem eteğin görüntümüzde yarattığı mucizeyi yadsıyamayız. 40’lı yılların femma fatale kadınlarının vazgeçilmezi olan bu etek, anında şıklık ve seksilik yaratma konusunda usta.

Siyah çanta:
Klasik siyah çantanın olmadığı bir gardırobu hayal bile edemiyoruz. Aksesuarların demirbaşı siyah çanta, her kadının ayrılmaz bir parçası olma özelliğine sahip. İşte bu yüzden, siyah çantasız bir hayat düşünemiyoruz.

Jean: Jean’in kadınların hayatındaki yerini modanın devrimcilerinden biri olan Yves Saint Laurent’in vecizelerinden biri en iyi şekilde anlatıyor: “Keşke jean’i icad eden ben olsaydım. Jean, kıyafetlerimde olmasını istediğim her şeye sahip: gösterişsizlik, çekicilik ve sadelik.”
All 09

11/12/2007

MODANIN NEŞELİ BENEKLERİ


ASIK YÜZLÜ KIYAFET VE AKSESUARLARI GÜLDÜRMEYİ BECEREBİLEN PUANTİYELER, TARZINIZA MINNIE MOUSE NEŞESİ KATIYOR. GÜLÜMSEYİN!

Modanın muzır desenleri puantiyelerin neşe verici etkisi onların boyutlarına göre değişir. Büyük puantiyeler, hepimizi çocukluğumuza doğru bir yolculuğa çıkarma gücüne sahip oldukları için onların süslediği bir kıyafet veya aksesuar yüzümüzde kocaman bir gülümsemenin oluşmasına sebep olur. Minnie Mouse’un kırmızı üzerine beyaz puantiyeli elbisesini ve kafasındaki puantiyeli fiyongunu ya da sirklerde izlediğimiz palyaçoların puantiyeli kostümlerini hangimiz unutabiliriz ki?
Puantiyelerin boyutları küçüldükçe çocukluk anılarımızdan uzaklaştığımız için biraz ciddileşiriz. Özellikle, siyah ipeğin üzerindeki minik beyaz puantiyeler, ilerleyen yaşlarla birlikte gelen olgunluğun habercisi olur. Yine de neşeli benekler, hayatımıza renk katmaktan hiçbir zaman vazgeçmezler.

10/12/2007

MİDAS DOKUNUŞU


BU SEZON, KRAL MİDAS’IN ELİ, MODA DÜNYASININ ÜZERİNE DEĞİNCE DORE KIYAFET VE AKSESUARLAR IŞILTILARIYLA HER YANI AYDINLATMAYA BAŞLADI.

Yunan mitolojisine göre, şarap tanrısı Dionysos, arkadaşını sarayında en iyi şekilde ağırlayan Kral Midas’a kendisinden ne dilerse gerçekleştireceğini söyler. Bunun üzerine Midas da dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini ister. Dionysos, bu dileği gerçekleştirir ve böylece Midas’ın elinin değdiği her şey bir anda altın oluverir.
Bu sezon, birçok defile, Kral Midas’ın sihirli dokunuşundan nasibini almış gibiydi. Dorenin hakimiyeti, koleksiyonları dört gözle bekleyenlerin gözlerini kamaştırdı. Christian Lacroix defilesinde asalet simgeleri doreyle siyahın müthiş birlikteliğine tanıklık ettik. Alexander McQueen’in Salem cadı avlarından ilham alarak hazırladığı teatral koleksiyonunda dore ve payet göz kamaştırıcı ikili olarak yer aldı. Dolce&Gabbana defilesiyse dorenin resmi geçidi gibiydi adeta.
Dore, iddialı ve göz alıcı bir renk olduğu için kullanımının biraz zor olduğu gerçek. Bir altın kütlesi gibi görünmemek için baştan ayağa dore giyinmekten kaçınmalısınız. Bu rengi, siyah ve bejle kambinleyerek en iyi sonucu alabilirsiniz. “Fazla ışıltı bana göre değil” diyenler, tercihlerini dore aksesuarlardan yana kullanabilir.
All 09

04/12/2007

MODANIN GENÇLİK İKSİRLERİ


1950’LERDE ASİ GENÇLİĞİN KIYAFET KODUNUN EN ÖNEMLİ PARÇALARINDAN BİRİYDİ SPOR AYAKKABILAR. JAMES DEAN’İN, JEAN VE SPOR AYAKKABI GİYERKEN FOTOĞRAFLANMASININ ARDINDAN, SPOR AYAKKABILAR YILLAR İÇİNDE KUTSAL MERTEBEYE ULAŞTI.

Spor ayakkabılar ilk kez 1800’lerde üretildiğinde, lastik ayakkabı olarak tanımlanırdı. Onlarla esas tanışma 1908 yılında Converse’lerin üretilmeye başlamasıyla gerçekleşti. Converse’ler ve 1917’de yaratılan Keds spor ayakkabılar sayesinde Amerikan spor modasının ikonları ortaya çıkmış oldu. Adi Dassler, 1920’de ilk Adidas spor ayakkabıyı yarattığında dünyada spor ayakkabı ve gençlik çılgınlığının rüzgarları esmeye başlamamıştı. 50’lere gelindiğindeyse asi gençler ve ponpon kızların vazgeçilmezlerinden biri haline geldi spor ayakkabılar. Bu durum, plastik mucizenin yıllar içinde gençlik iksiri haline gelip her yaştan insanın tercih edeceği bir ayakkabı çeşidi olacağının ilk habercisiydi.
2000’lerle birlikte gençleşmek isteyenlerin gençlik iksiri niyetine günde bir ölçek spor ayakkabı giymeye başlamasına tanıklık ettik. Artık spor ayakkabılar, yalnızca spor yapanların ve gençlerin giydiği bir ayakkabı modeli değil. Gündelik giyimin ayrılmaz bir parçası olan bu ayakkabılar, etekler, elbiseler, kanvas pantolonlar ve tabii ki jean’lerin yegane tamamlayıcısı.
All 09

23/11/2007

Yüzyılın en hüzünlü masalı

Masal perisi, sihirli değneğini Diana Spencer’a dokundurup onu bir prensese dönüştürdüğünde tüm dünyanın gözleri bu ‘talihli’ kıza çevrildi. Kahramanları, İngiliz Kraliyet ailesi mensupları olan masalın sonunda gökten üç elma düşmüş olsa da prens ve prenses, sonsuza dek mutlu yaşayamadı.

29 Temmuz 1981, büyükannelerinden masallar dinleyerek büyüyen genç kızların bu masalların gerçeğe dönüşebileceğine inandıkları tarih oldu. Onları bu büyüye inandıran, 20 yaşındaki anaokulu öğretmeni Diana Spencer’ın İngiltere prensi Charles’la evlenmesiydi. Leydi Diana, Londra’daki St. Paul Katedrali’nin önünde sekiz metrelik kuyruğu bulunan görkemli bir gelinlikle faytondan indiğinde tüm dünya geleceğin yıldızı bir prensesle tanışmış oldu. Ürkek ve kırılgan genç kız, kozasından çıkmış; kanıtlanıp uçmaya hazırdı.

Bir prenses doğuyor
Vikont Edward John Spencer ve Vikontes Frances Roche’nin kızları Diana Spencer, 1 Temmuz 1961 yılında Norfolk, Sandringham’da dünyaya geldi. Ailesi erkek çocuk beklediği için küçük kızlarına doğumundan bir hafta sonra isim verdiler. Soylu Spencer ailesinin dört çocuğunun en küçüğüydü Diana. Çocukluğu boyunca anne ve babasının kavgalarına tanıklık etti. Huzursuz bir ortamda büyümesi, Diana’nın mutsuz bir çocukluk geçirmesinin yegane sebebi oldu. Annesinin babasını aldatmasıyla birlikte çift, Diana 6 yaşındayken ayrı yaşamaya başladı. Diana 8 yaşına geldiğinde boşandılar ve çocukların velayeti babalarına verildi. 1976 yılında ikinci kez evlenen babasının yeni karısı Raine Legge ile pek iyi anlaşamayan Diana, okul hayatı boyunca parlak bir öğrenci olmadı. 17 yaşına gelmeden önce Londra’ya taşınmak istediğini söyleyince Earls Court’da babasının satın aldığı bir dairede üç ev arkadaşıyla birlikte yaşamaya başladı. Haftanın üç günü bir çocuk yuvasında çalışan Diana, geri kalan zamanında çocuk bakıcılığı yaptı. Bu sırada adım adım hayatının dönüm noktasına doğru yaklaştığından habersizdi.

Masal başlıyor
Lady Diana, Prens Charles’la ilk kez 1977 yılının kasım ayında ablası Lady Sarah Spencer’ın Althorp’daki evinde karşılaştı. Rivayete göre Diana, prense ilk görüşte aşık oldu. Galler Prensi’nin gönlüyse 6 yıl önce bir polo maçında tanıştığı Camilla Parker Bowles’daydı. Bowles, o yıllarda evli bir kadın olmasına rağmen prensle arkadaşlıkları devam etmekteydi. Prens Charles, 30’lu yaşlarına geldiğinde evlenmesi için oluşan baskı gittikçe artmaya başladı. Sarayın yazısız kuralları gereğince, saraya bakire, İngiliz kanı taşıyan, soylu bir gelin kabul edilebilirdi. Aranılan gelin, prensin 3 yıl önce karşılaştığı Diana oldu. 24 Aralık 1981’de nişanlanan çift, o günden itibaren İngiliz basınının ilgi odağı haline geldi. Nişanlandıktan iki ay sonra BBC muhabirinin “Nişanlınıza aşık mısınız?” sorusuna prensin cevabı “Aşk da ne demekse” olurken, Diana’nınki “Tabii ki”ydi. Şüphesiz dünya, prensten 12 yaş küçük olan nişanlısı Diana’nın gözünden şeker pembesi görünmekteydi.
Evlenecekleri güne kadar sadece 13 kez görüşen Diana ve Charles’ın St. Paul Katedrali’ndeki evlilik töreni, televizyon tarihinin en çok izlenen olayı oldu. O günden hayata gözlerini yumduğu ana kadar, kameraların ve fotoğraf makinelerinin objektifi prensesin hayatının bir parçası oldu.
Büyü bozuluyor
Mahcup bakışlarını kaküllerinin ardına gizleyen, ürkek ve kırılgan prenses, evliliklerinin üzerinden henüz bir yıl geçmişken çocuk sahibi oldu. William doğduktan iki yıl sonra Harry dünyaya geldi. Basının Diana’ya olan ilgisi, her geçen gün katlanarak artmaktaydı. Charles, önemli bir basın açıklaması yaptıktan sonra gazetelerde bu açıklamadan çok, karısının kıyafetleri hakkında yazılan yazıları okumaktan rahatsız olmaya başlamıştı. Prensesin kraliyet ailesine has soğuk ve mesafeli tavırdan nasibini almamış olması da ailenin tepkisini çekmekteydi.
Prens Charles, 1986 yılında eski sevgilisi Camilla’yla yeniden görüşmeye başladı. Diana yıllar sonra “Hislerim kuvvetli olduğu için durumun farkındaydım. Kendimi işe yaramaz, çaresiz ve yetersiz hissettim. Bunun sonucunda blumia’ya yakalandım. Kendime güvenim o kadar azdı ki, midemi doldurarak kendimi güvence altına aldığımı sanıyordum. Blumia, evliliğimde yaşadıklarımın bir sempotomuydu” diyerek bu sırada yaşadıklarını dile getirdi. Kocasından beklediği sevgiyi göremeyen Diana’nın hayatının odak noktası, hayır kurumları ve çocukları oldu. Geçen yıllarla birlikte çiftin arasındaki problemler sarayın duvarlarının ardına gizlenemeyecek boyuta geldi. 1992’de The Sunday Times’da çift hakkında yapılan haberde evliliklerinin mutsuzluk üzerine kurulu olduğu yazıldı. Yılın sonunda ayrılan çift, 1996’da resmen boşandı.

Masal sona yaklaşırken
Diana, Prens Charles’tan boşandıktan sonra da basının en çok takip ettiği malzemelerden biriydi. “Kendini rafta bekleyen ve iyi satan bir mamül gibi görüyorsun. İnsanlar senin üzerinden para kazanıyor” sözleri, Diana’nın basının ilgisi karşısında hissettiklerini özetledi.
Oyunu monarşinin kurallarına göre oynamayan ve içinden geldiği gibi hareket eden ‘gönüllerin kraliçesi’nin Charles’tan boşandıktan sonra yaşadığı ilişkiler kraliyet ailesi tarafından hiç hoş karşılanmadı. İlk kez gerçek aşkı bulduğu Dodi el Fayed’le yaşadığı ilişkiyi gözler önüne sermekten çekinmedi Diana. Hayatına mal olan kazadan üç gün önce Cote d’Azur’da sevgilisi Dodi’yle teknenin güvertesinde güneşlenirken tepelerine üşüşen paparazzilere aldırış etmedi. Prenses ve sevgilisinin 31 Ağustos 1997 tarihinde Paris’te ölümüne sebep olanlar da yine paparazziler oldu.
YKMAGAZİN 04

25/10/2007

MODAYLA DEVR-İ ALEM


Sizlere 1950’lerde başlayıp 1990’larda son bulacak olan harika bir moda yolculuğunun biletini sunuyoruz. Yolculuk boyunca her durakta istediğiniz kadar mola verebilirsiniz. Hazırsanız yolculuğumuza başlayabiliriz. Biletler lütfen.

1950’ler
Dönemin ruhu: İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa ve özellikle Amerika’da insanlar geleceğe umutla bakmaya başladı. Amerikalılar, seri üretimle tanışınca tüketime dört elle sarıldı. Böylece, tüm dünya tüketim toplumunun doğuşuna tanıklık etmiş oldu.
1950’lerde kadınların görevi askerden dönen kocalarına ne kadar iyi bir ev hanımı olduklarını kanıtlamaktı. Tüm dertleri kocalarına hizmet etmek olan bu mesut ev kadınları yüzlerinden eksik olmayan gülümsemeleriyle oyuncak bebekler gibiydi adeta.
Dönemin sonuna doğru Amerikanın yarattığı yapay iyimserlik bulutları dağılmaya başladı ve karşı kültür akımları oluştu. Bu kez sahnede Beatnik’ler ve rock’n’roll gençliği vardı.
Moda: 50’lerin modasının belirleyicisi 1947 yılında ‘New Look’ görüntüsünü yaratan Christian Dior oldu. Kloş etek ve beli vurgulayan ceket bu görüntünün mimarları oldu. Elbiseler, dönemin modasının vazgeçilmezleriydi. Fiyonk, fırfır ve farbala gibi detaylar, tafta ve saten elbiseleri süsledi.
Slogan: Yaşasın domestik ev kadınları!
İkonlar: Marilyn Monroe, Brigitte Bardot, Audrey Hepburn, Marlon Brando, James Dean.

1960’lar
Dönemin ruhu:
Londra’da başlayan gençlik depremiyle birlikte gençlerin ayak sesleri duyulmaya başladı. Gençliğin enerjisi tüm dünyayı sardı.
Doğum kontrol hapının kadınların hayatına girmesi cinsel özgürlük devrinin başlangıcı oldu. Bu özgürlük, kadınların giyimlerine yansıdı.
50’li yıllarda ortaya çıkan sanat akımı pop art, büyük patlamasını yaşadı. Tüketim toplumunu eleştirmek için tüketim ürünlerini kullanan pop art’ın en popüler ismi gelecekte herkesin 15 dakikalık üne kavuşacağını öngören Andy Warhol oldu.
Dönemin sonuna doğru San Francisco’da sisteme ve tüketime karşı olan aşk ve özgürlük çocukları hippiler ortaya çıktı. Hayat felsefeleri “Savaşma seviş” olan hippilerle birlikte 60’lar daha da renklendi.
Moda: Moda, sokakların ve gençlerin sesine kulak vermeye başladı. Hazır giyim haute couture’ü tahtından etti. Böylece, moda demokratikleşti. Dönemin moda kahramanları, mini etek, A-kesimli elbise, op art desenler ve PVC oldu.
Slogan: Sıkı durun gençler geliyor.
İkonlar: Twiggy, Janis Joplin, Andy Warhol, The Beatles, Jimi Hendrix.

1970’ler
Dönemin ruhu: 1973 yılında yaşanan uluslararası petrol krizi, seri üretime büyük bir darbe vurdu. Seri üretimin homojen mahsulleri yerlerini daha çeşitli ürünlere bıraktı. Bu sayede, tekdüzelik yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Tüm dünyada yaşanan ekonomik sıkıntılar 50 ve 60’lı yılların tüketim ütopyasını yerle bir etti.
Dönemin ortalarında hiçliği savunan ve sisteme karşı duruşlarını yansıtırken olaylar çıkaran, bu yüzden de polis tarafından serseri anlamına gelen punk olarak adlandırılan gençler ortaya çıktı. Vivienne Westwood ve Malcolm McClaren’in Londra, King’s Road’da açtıkları ‘Sex’ adlı butik, punk stilinin Mekke’si haline geldi.
1977 yılında New York’ta kapılarını açan Studio 54, disko döneminin miladı oldu. Studio 54 partileri zevk düşkünlerinin vazgeçilmeziydi.
Moda: Etek boyları mini, midi ve maksi arasında gidip geldi. Disko döneminin başlaması saten ve polyester gibi sentetik kumaşların kullanımını yaygınlaştırdı. Bu zevksizliğe cevap Amerika’dan geldi. Ülkede çalışan kadınların sayısının artmasıyla kaşmir, tüvit ve keten gibi doğal kumaşlar önem kazandı. Pantolon giyen kadınların sayısı daha da arttı.
Slogan: Hedonizmin zaferini kutluyoruz.
İkonlar: Abba, David Bowie, Farrah Fawcett Major, John Travolta, The Sex Pistols.

1980’ler
Dönemin ruhu: Kapitalizm tüm dünyayı avcunun içine alınca gösterişçi tüketim bir zorunluluk haline geldi. Markaların logoları, materyalist toplumlar tarafından kutsandı.
Amerika ve İngiltere’de hep daha fazlasını isteyen genç şehirli profesyoneller ‘yuppies’ olarak adlandırıldı. Sosyal statü ve güç göstergesi olan lüks tüketim, onların hayatının bir parçası oldu.
90 ülkede yaklaşık 130 milyonluk bir izleyici kitlesine ulaşan Dallas, kapitalizmin misyoneri olma görevini üstlendi. Dizi, prestij ve güce giden yolun paradan geçtiğinin kanıtı oldu.
Moda: Modanın en kitsch olduğu bu dönemde, florosan renkler, füzolar, vatkalar, tozluklar, strech jean’ler, Ray Ban’ın Wayfarer model güneş gözlükleri olmazsa olmazdı. Genç şehirli profesyoneller içinse marka kıyafetlere bürünmek ve şık giyinmek mecburiydi. İş hayatında daha da fazla söz sahibi olmak isteyen kadınlar, ‘Demir Lady’ Margaret Thatcher’ı örnek aldı. İş dünyasında erkeklerle savaşmak için vatkalı kıyafetlere, altın düğmeli ceketlere ve yüksek topuklu ayakkabılara ihtiyaçları vardı.
Slogan: Para, para, para…
İkonlar: Madonna, Boy George, Michael Jackson, Alf, Bianca Jagger.

1990’lar
Dönemin ruhu: Küreselleşmeyle birlikte dünya, medya kuramcısı Marshall McLuhan’ın deyimiyle global bir köy haline dönüştü. İnternet kullanımının yaygınlaşması mesafeleri ortadan kaldırdı.
Amerika’nın Seattle eyaletinde ortaya çıkan alternatif müzik akımı ‘grunge’, sisteme karşı olan politize gençliği etrafında topladı. Nirvana grubunun solisti Kurt Cobain, grunge’ların ilahı haline geldi
Körfez Savaşı televizyonlardan canlı olarak izlendi. Fransız sosyolog Baudrillard’a göre bu savaş hiç gerçekleşmedi ve hepimiz sanal bir savaşın tanıkları olduk. Televizyonu açtığımızda orada olan, kapadığımızda yok olan bir savaş gerçek olabilir miydi?
Moda: Marc Jacobs’ın 1993 yılında Perry Ellis markası için hazırladığı grunge temalı koleksiyon, Jacobs’ın işinden olmasına sebep oldu. Bu sayede, toplumun kıyısında yaşayan grunge’ların giyim tarzı da bir pazarlama harikası haline geldi. Yırtık jean’ler, oduncu gömlekleri ve Doc Martens postallar koyu renklerden oluşan bu salaş giyim tarzının simgesiydi. Öte yandan, ikinci el kıyafetlere gösterilen ilgi gitgide artmaya başladı. İlerleyen yılların ‘retro çılgınlığı’ kapıdaydı.
Slogan: Bit pazarına nur yağdı.
İkonlar: Naomi Campbell, Cindy Crawford, Kate Moss, Linda Evangelista, Kurt Cobain.
All 07

17/10/2007

FADİK'İN OYUN BAHÇESİ


Sahnenin büyülü tozunu yutmuş bir oyuncu olan Fadik Sevin Atasoy’un oyun bahçesinde tahterevalliler, salıncaklar ve kaydıraklar yerine kamera, ışık ve senaryo bulunuyor. Fadik, Elizabeth Taylor olarak karşınıza çıkarak hepinizi bu bahçeye çağırıyor.

Sabah uyandığında “Bugün dul bir İtalyan kadın mı, yoksa 80’lerden fırlamış gibi görünen bir genç kız mı olayım?” diye düşünen bir oyuncuyla karşı karşıyayız. Oyunbaz yönü günlük hayatına da yansıyan Fadik Sevin Atasoy’u en iyi tanımlayan kelimeler, deli dolu, enerjik ve sıcakkanlı. Tıpkı Elizabeth Taylor gibi çocuk yaşta oyunculuğa başlayan Fadik’e, Hollywood’un ihtişamlı dünyasının büyüsünü yaşatmak için ona günübirlik bir değişim yaşattık. İnanılmaz güzel kıyafetlere büründüğü için kendini gerçek bir Hollywood yıldızı gibi hissettiğini söyleyen Fadik’in değişimiyle şaşırmaya hazır mısınız? Öyleyse, şimdi onun dünyasına doğru yol alma zamanı.

Oyunculuk aşkı
İlk kez 4 yaşında ‘Teneke’ adlı oyunla Selçuk Tiyatro Festivali’nde ödül alan Fadik’in içinde oyunculuk tohumlarının filizlenmeye başlaması tesadüf değil. Onun dünyaya gözlerini açtığı gün, devlet tiyatrosunun perdesini açtığı gün olmuş. Farkında olmasa da kozmik bir gücün onu oyunculuğa doğru iteceğinin ilk belirtisinin bu olduğunu düşünüyor. Anne ve babası oyuncu olan Fadik’in ilkokul birinci sınıfa kadar bütün çocukluğu turnelerde geçmiş. “Benimle beraber turnelerde büyüyen birçok arkadaşım oyunculuğu hiç sevmedi. Benim içinse tiyatro her zaman bir hayal dünyası oldu. Sahnedeki insanların izleyicinin duygularının ayarını yapmasının büyüleyici olduğunu düşünüyorum” diyor.
Gençliği Ankara’da geçen Fadik için bu şehir, güzel dostlukların kurulduğu yer olma özelliğini taşıyor. Herkes soğuk bir şehir olduğunu söylese de şehrin kendine has bir sıcaklığı olduğuna inanıyor. Yükseliş Koleji’nin en popüler kızlarından biri olarak anıldığını söylediğimde “Öyle mi diyorlarmış?” derken gözlerinde hınzır bir kıvılcım yakalıyorum. “Turnelerde gezdikten sonra sıraya oturmam çok zor olmuştu. İlkokuldan itibaren sürekli sınıfı eğlendirmeye çalışan bir öğrenci oldum. Lisedeki popülerliğimi de tiyatroya borçluyum herhalde. Okulda sahnelenen bütün oyunlarda rol alırdım.”
Çocukluğundan itibaren tiyatroyla iç içe olan Fadik, liseyi bitirdiğinde İtalyan dili ve edebiyatı okumaya başlamış. “Ailem, oyunculuk zor bir meslek olduğu için diplomat olmamı istedi. Bir yakınımızı kaybedince hayatın çok kısa olduğunu anladım ve bir gecede tiyatro bölümünde okumaya karar verdim. O zamanlar Bilkent’te Amerikalı bir tiyatro hocası vardı. Onunla çalışmayı kafama koydum ve tiyatro bölümünü burslu kazanmayı başardım” diyor.

Göçebe ruh

Çocukluğu turnelerde geçmiş bir oyuncunun göçebe ruhlu olabileceğini düşünüyorum. Acaba Fadik de bir yere bağlı olma fikrine katlanamayanlardan mı? “Turneler sayesinde bir çingene gibi olduğum doğru ama özümün ne olduğunu biliyorum. Coğrafyamı ve coğrafyamın insanını çok iyi tanıyorum. Türkiye’nin gezmediğim ili kalmadı. Bir yere bağlanma fikrini çok sevmiyorum. Mesela, her sene ev değiştirmek gibi bir huyum var. Ne demişler ‘Tebdili mekanda ferahlık vardır’” diyor gülerek.
Londra, Paris, Bulgaristan ve Rusya’da yaşamış olan Fadik, her bir şehirden farklı şekillerde beslendiğinden bahsediyor. “Bu ülkelerde yaşamak evrensel düşünmeye başlamamı sağladı. İnsanların ortak sıkıntıları ve dertleri olduğunu, sadece bunu aktarma biçimlerinin farklılık gösterdiğini gördüm” diyor. Londra’nın Fadik için özel bir yeri var. Hem orada yaşayan teyzesi ve kuzenleri hem de Londra’nın tiyatroları bu şehri onun için vazgeçilmez kılıyor. Londra’dan konuşmaya başlayınca anılar bir bir gözlerinin önünde canlanmaya başlıyor. “Londra’da olduğum dönemde Paris’te yaşayan arkadaşlarım bana bir opera bileti almıştı. Vize almak için vaktim olmadığı için Londra’dan trene binip Fransa’ya gittim. Gümrükte Fransız kadın taklidi yaparak ülkeye giriş yaptım. O operayı izlemek benim için çok önemliydi. Sanattan başka hiçbir güç beni yasal olmayan bir şekilde bir ülkeye sokmaya itemezdi. Şehirden çıkarken vizem olmadığı anlaşıldı ama memura oyuncu olduğumu ve o operayı izlemek zorunda olduğumu söyledim” diyerek yaşadığı en komik olaylardan birini benimle paylaşıyor.

Fadik’in uğurlu yılı
Fadik, 2005’te düzenlenen 42. Altın Portakal Film Festivali’nde, ‘O Şimdi Mahkum’ adlı filmle en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü aldı. İlk sinema filmiyle ödül almanın çok güzel bir duygu olduğunu itiraf ediyor. “Ödül günü doğum günüme rastlayınca 5000 kişiyle doğum günümü kutlamış oldum” diyor.
Asıl gerçeğin oyunculukta gizli olduğunu düşünüyor. “Shakespeare, “Bütün dünya bir sahne ve biz de girip çıkan oyuncularız” demiş. Aslında dünya üzerindeki herkes rol yapıyor. Oyuncuları farklı kılan ise onların farkında olarak rol yapması. Bu yüzden onlar kendi gerçeklerini daha kolay buluyor. Canlandırdığım karakterlere bürünmek için derin araştırmalar yapıyorum. Kostümlerden, dönemin ruhuna kadar her şeyi araştırıyorum. Bu bir aşk benim için” diyerek oyunculuğa karşı hissettiklerini kelimelere döküyor.
Birçok farklı projede karşımıza çıkacak olan Fadik için 2007’nin uğurlu yıl olduğunu düşündüğümü söylüyorum. “Her şey ‘Zeynep’in Sekiz Günü’ adlı film teklifiyle birlikte başladı. O filmden sonra başka filmlerde rol alacağım da kesinleşti” diyor. Tam o sırada çok para kazanabileceği bir film teklifi de almış Fadik. “Bir yanda çok para kazanabileceğim bir iş bir yanda da içimin gittiği bir senaryo vardı. Tercihimi yüreğimden geçeni gerçekleştirmekten yana kullandım. O yüzden de önüm açıldı.”
‘Zeynep’in Sekiz Günü’ filmi hakkında konuşmaya başladığımızda canlandırdığı Zeynep karakterinin Fadik’i çok etkilediğini fark ediyorum. “Zeynep, çok derinliği olan ve güzel yazılmış bir karakter. Rolümü canlandırırken Zeynep’i, açtıkça içinden bir şeyler çıkan matruşkalara benzettim” diyor. Onu böylesi heyecanlandıran bir filmin sadece göğüs ve bacaktan ibaretmiş gibi lanse edilmesi hakkında ne düşündüğünü soruyorum. Bu konuda yeterince üzüldüğünü söylüyor. “Bir karakteri canlandırırken ona ruhumu, yüreğimi ve bedenimi katıyorum. Benim gibi düşünenler arttıkça Türkiye’deki sığ bakış açısının değişeceğine inanıyorum. “Biz yapalım Türk halkı anlasın” demek gibi bir lükse sahip değiliz. Anlatmakla yükümlü olduğumuzu düşünüyorum. Benim canım yanıyor, kalbim kırılıyor, üzülüyorum ama anlatmaktan usanmıyorum. Yeni nesilden çok ama çok umutluyum.” Fadik’in sözlerini duyunca onu yel değirmenlerine karşı savaşan Don Kişot’a benzetiyorum.

Popüler olmak
Türkiye’de çok fazla dizi olmasının dizilerin kalitesini düşürdüğü kanısında Fadik. Dizi oyunculuğunun popüleriteyi beraberinde getirdiğini kabul ediyor. Sinema için haute couture diyerek onu özel dikim bir kıyafete benzetiyor. “Televizyon konfeksiyon gibi. Haute couture kıyafetlerle sokaklarda dolaşamayacağımıza göre konfeksiyona da ihtiyacımız var demektir” diyor. ‘Dudaktan Kalbe’ dizisinde uzun soluklu konuk oyuncu olarak rol alıyor. “Hikaye gereği ve benim programımdan dolayı bir süre sonra diziden ayrılacağım. Yönetmenliğini en yakın arkadaşım Andaç yaptığı için diziden çok büyük keyif alıyorum.”
Mahsun Kırmızıgül’ün senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı ‘Beyaz Gelincik’ filminden bahsediyoruz. Bu filmde rol almak konusundaki düşüncelerini öğrenmek istiyorum. Yönetmenlik tecrübesi olmayan birinin filminde rol almayı nasıl kabul ettiğini soruyorum. “Önyargılardan hoşlanan bir insan değilim. Bu filmi çeken bir ev hanımı veya yeni mezun bir öğrenci olabilirdi. Karşımdakinin sinema sevdasına inanırsam çorbaya tuzumu ekmekten çekinmem. Mahsun’un sinema sevdasına benim gibi Yıldız Kenter, Gazanfer Özcan, Nejat Uygur ve Lale Belkıs de inandı. Sinemanın duayenleriyle çalışma fırsatını yakaladığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum” diyor. Filmin çekimleri sırasında Nejat Uygur’un, “Liz Taylor’la bir akrabalığınız var mı?” diyerek espri yaptığından bahsediyor.
Dizinin ve vizyona girecek filmlerinin olması Fadik’in daha da ünlenmeni sağlayacak. Ünlü olduğunun o kadar farkında değil ki geçtiğimiz günlerde rezervasyonsuz gittiği bir restoranda yer bulup bulamayacağını düşünürken garsonların onunla ilgilenmesi karşısında yanındaki arkadaşına dönüp “Nereden tanıyorlar acaba beni?” diye sormuş. Bu söylediklerini duyunca Fadik’in, ünlü olunca ayakları yerden kesilenlerden olmadığını anlıyorum.

Fadik’in hedefleri
Sinema ve tiyatro aşığı Fadik’in oyunculuktaki hedeflerini merak ediyorum. Klasik anlamda Hollywood hayalleri kuran oyunculardan biri mi acaba? “Sadece oynamak istiyorum. Hırstan ziyade azimli olduğumu söyleyebilirim. Hırsın çok makyavelist olduğunu düşünüyorum” diyor. Her meslek sahibinin mesleğinin zirve noktasına gitmek istediğinden bahsediyoruz. “Mesele hedefe ulaşmak değil, o hedefe giden yol ve hikaye çok önemli. Oraya giderken kimlerle tanıştırdığın, neler biriktirdiğin… Ulaşmak işin en kolay tarafı” diyor. “Hollywood’a ulaşabileceğini düşünüyor musun?” sorusuna cevabı “Onu yol gösterecek” oluyor.
İş odaklı bir hayatı olan Fadik’e evlilik hakkındaki düşüncelerini soruyorum. “Mesleğimi iş olarak görmüyorum. Bu benim yaşam biçimim. Evlilik olacaksa da benim yaşam biçimime uyması gerekir. Çocuğum olduğunda onu alıp sete gidebilmeliyim. Henüz evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı düşünmüyorum. Ne demişler ‘Tanrıyı güldürmek istiyorsan planlarından bahset.’”

Fadik’in dünyası
Sıra en çok merak ettiğim sorulardan birini sormaya geliyor. Bir sürü karaktere büründüğü için insanları tanımasının daha kolay olup olmadığını öğrenmek istiyorum. “Ah keşke öyle olsa” diyor gülerek. “İnsanlar, gerçek hayatta oyunculardan çok daha iyi rol yapıyor. Oyunculuk, insan sarrafı olmak anlamına gelmiyor. Sadece insan psikolojisinden daha iyi anlamama yardımcı oluyor. Karşındakine bir bardak su verebilmen için senin dolu bir sürahi olman gerekiyor” diyor. Kendi sürahisini nasıl doldurduğunu merak ediyorum. “Sanattan besleniyorum. Resim, müzik, heykel, moda… Bütün kodlar onların içinde saklı. Onlardan beslenerek çevremdekileri beslemeye çalışıyorum.”
Özel hayatın mahrem olduğunu düşünüyor Fadik. Bunun için özel hayatımı olabildiğince gözlerden saklamaya çalışıyor. “Dostlarım, sevgililerim ve sevdiklerim benim özelim. Bu özele herkesin dahil olması fikri hoşuma gitmiyor. Özel hayatımı gözler önünde yaşamayı tercih etmiyorum.”
Sürekli göz önünde olmak insanı güzellik konusunda takıntılı hale getirebilir. Fadik’in güzellik anlayışıysa oldukça farklı. “Güzelliğin bir bütün olduğunu düşünüyorum. Örneğin, 60 yaşındaki bir kadının yüzündeki çizgileri güzel buluyorum. O çizgilerin bir hikayesi olduğuna inanıyorum. Kusurlu ve özgün güzelliği sevdiğimi söyleyebilirim. Yaşlanmaktan hiç korkmuyorum. Oyuncu olduğum için asla estetik yaptırmayı düşünmiyorum. Estetik, mimikleri yok ediyor. Benim güzel görünmek gibi bir derdim yok.”
All 07

03/10/2007

HOŞÇAKAL ROMANTİZM

MODA, ARDINDA GÖZÜ YAŞLI FIRFIRLAR, VOLANLAR VE ÇİÇEKLER BIRAKARAK ROMANTİZMLE YOLLARINI AYIRDI. “BU SEZON DAHA SERT VE ASİ KADINLAR GÖRMEK İSTEDİĞİNİ” SÖYLEYEN MODANIN DERİYLE FLÖRTÜ DE BÖYLECE BAŞLAMIŞ OLDU.

Yaz boyunca bizleri puantiyeler, çiçekler ve fırfırlarla süsledi moda. Kadınlar, hacimli elbiseler, robadan tunikler ve mini eteklerle küçük kız çocuklarından farksızdı. Havada romantizm kokusu vardı. Moda, bu sezon havadaki romantizm bulutlarını dağıtmanın zamanının geldiğine karar verdi. Modanın değişen halet-i ruhiyesi doğrultusunda kadınlar güçlü ve sert görünmeliydi. Bunun için de derilere bürünmenin vakti gelmişti.
Modanın ruh halindeki bu değişikliği ilk sezenler her zamanki gibi moda tasarımcıları oldu. Burberry’nin yaratıcısı Christopher Bailey, “Güzel İngiliz gülünün üzerinde dikenler oluştu” diyerek özetlediği koleksiyonunda deriye ve metal detaylara yer verdi. Miu Miu ve Louis Vuitton defilelerindeki deri etekler dikkat çekiciydi. Christopher Kane’in koleksiyonu kadifeyle derinin mutlu birlikteliğinin kanıtı oldu. Jean Paul Gaultier tarafından tasarlanan Hermés koleksiyonunda deri trençkotlar ve şapkalar göze çarptı.

All 07

02/10/2007

SAFİR GÖZLERİN TILSIMI


Amerika’nın illüzyon diyarı Hollywood, filmleri, aktörleri ve aktrisleriyle yıllardır tüm dünyayı büyülüyor. 1950’lerin safir gözlü yıldızı Elizabeth Taylor, bu diyarın en büyüleyici bakışlarına sahip olan aktris. Herkesin gözleri onun bakışlarıyla kamaşırken Taylor’ın gözlerini alamadığı tek bir şey var, o da mücevherler.

1950’lerde Amerika’da iyimserlik rüzgarları eserken Amerikan halkı seri üretim ve tüketimle tanıştı. Fabrikalardaki şeritlerin üzerinden geçen yüzlerce buzdolabı, araba ve televizyon, halkı daha fazla tüketmeye çağırdı. Bu sırada Hollywood da yıldız üretim fabrikası olarak çalışmaya başladı. Televizyonun önlenemez yükselişine direnç göstermeye çalışan Hollywood’un tek çaresi tüm dünyayı Amerika’nın ışıltılı yanının temsilcisi olan kadınlarla büyülemek oldu. İsmi parıltı kelimesiyle eşanlamlı hale gelen Elizabeth Taylor, hayatına tutam tutam ışıltı katma görevini mücevherlere verdi. Onlara olan vefa borcunu ödemek için 2002 yılında ‘My Love Affair with Jewelry’ adlı kitabı yazmakla kalmadı ‘White Diaomonds’ ve ‘Black Pearls’ adını taşıyan parfümler piyasaya sürdü. Yakutlar, zümrütler ve pırlantalar safir gözlü yıldızın hayatına ışıltı ve ihtişam katmış olsa da Hollywood’a has trajediler hayatından eksik olmadı.

Çocuk yıldız doğuyor
Francis Lenn Taylor ve Sara Viola Warmbrodt’un kızı Elizabeth Taylor, 27 Şubat 1932 tarihinde Londra’da dünyaya geldi. Taylor ailesinin, 2. Dünya Savaşı başladıktan kısa bir süre Amerika’ya taşınmasıyla küçük Elizabeth, Hollywood’un görkemli dünyasına adım attı. Yıllar sonra “Çocukluğumu yaşayamadım. Özel öğretmenler tarafından büyütüldüm. Oyun oynayabileceğim tek bir yaşıtım bile yoktu” diyerek küçük yaşlarda bu görkemli dünyaya girdiği için yaşadığı eksikliği dile getirdi. 10 yaşında küçük bir rolle izleyicinin karşısına çıkan Elizabeth, bu filmin ardından rol aldığı ‘Lassie Come Home’ sayesinde Hollywood’un en büyük film şirketlerinden biri olan MGM’in bir yıllık sözleşmesine imza attı. 1944 yılında Mickey Rooney’le başrolü paylaştığı ‘National Velvet’ filmi 4 milyon dolarlık hasılat yapınca sözleşme uzatıldı ve Elizabeth, MGM’in bir numaralı çocuk yıldızı oldu. Dönemin köşe yazarı Hedda Hopper, Elizabeth’in 15 yaşında dünyanın en güzel kızı olduğunu ilan ettiğinde tüm gözler Taylor’a çevrildi. Birkaç yıl içinde en çok konuşulan Hollywood oyuncularından biri olacak yıldıza…

Safir gözler beyazperdede
20’li yaşları Elizabeth Taylor’ın birçok filmde rol aldığı en verimli çağı oldu. 24 yaşında Rock Hudson ve James Dean’in arasında paylaşılamayan kadını canlandırdığı ‘Giant’ filmiyle birlikte gişe rekorları kıran filmlerde rol almaya başladı. Taylor’ın, olgun ve fettan bir kadın olarak hafızalara yerleşmesi 1958 yapımı Tenessee Williams uyarlaması ‘Cat on a Hot Tin Roof’ filmiyle gerçekleşti. Filmdeki Maggie karakteri ona en iyi kadın oyuncu Oscar’ına aday olma fırsatı sundu. 1960’da bir telekızı canlandırdığı ‘Butterfield 8’ filmiyle Oscar heykelciğini kucaklamayı başardı. Taylor, artık Hollywood’un tepesinde parlayan yıldızlarından biriydi.
1960 yılına gelene kadar ilki Hilton otelleri zincirinin sahibi Conrad N. Hilton, ikincisi İngiliz aktör Michael Wilding, üçüncüsü yapımcı Mike Todd ve dördüncüsü şarkıcı Eddie Fisher’la olmak üzere dört evlilik yaptı Taylor. Yaptığı evlilikler kariyerinin önünde bir engel oluşturmadı ve yıldızı parlamaya devam etti.
1963 yılında ‘Cleopatra’ filmindeki rolü için 1 milyon dolar alarak Hollywood’un o güne kadar bir kadın oyuncuya verdiği en astronomik rakamlı ücretin sahibi oldu. Bu film, Hollywood’daki en büyük aşk hikayelerinden birinin başlangıcının da mimarı oldu. 40 milyon dolarlık bir bütçeyle çevrilen filmin setinde yakınlaşan Taylor ve aktör Richard Burton evli olmalarına rağmen ilişki yaşamaktan çekinmediler. Her zaman tutkuları tarafından yönetildiğini itiraf eden Taylor’ın, Eddie Fisher’dan ayrılmadan Burton’la beraberlik yaşamaya başlaması ikilinin Vatikan’ın eleştirilerine hedef olmasına sebep oldu. Taylor ve Burton eşlerinden ayrıldıktan sonra evlendiler ve tam on iki filmde birlikte rol aldılar. Dünyanın en ünlü çifti yapımcılar için bulunmaz bir nimet oldu.
Taylor’ın evcilik oyunlarından basına en çok malzeme vereni Richard Burton’la yaşadığı evlilik oldu. Çiftin büyük aşkları kadar boşandıktan sonra tekrar evlenmeleri de basının ilgisini çekti. Burton, “Hayatım boyunca haddinden fazla şanslı oldum. En büyük şansım da Elizabeth’e sahip olmak. O, heyecan verici bir aşık. Onu ölene kadar seveceğim” demiş olsa da çiftin ikinci evlilikleri sadece bir yıl sürebildi.

Trajedi kraliçesi
Taylor’ın biyografisini yazan Donald Spoto onun için “Herhangi birinin kedere dayanma gücüyle kıyaslandığında Elizabeth, yaşadıklarına fazlasıyla direnç gösterdi. En çaba gerektiren rolü de kendisi oldu. Canlandırdığı karakterler yeteri kadar dramatik olmadığında hayatı öyle oldu” demişti güzel yıldızdan bahsederken.
Aradığı mutluluğu mücevherlerde ve hayat arkadaşlarında bulmaya çalıştı Taylor. Bu yüzden tam yedi kez evlendi. 1983 yılının aralık ayı hayatının dönüm noktası oldu. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığından kurtulmak için Betty Ford Center’da tedavi olmaya başladı. Bağımlılığının sebebi yaşadığı duygusal boşluktu. O zamanki kocası John Warner senatör olarak seçilince Taylor, kendisini bir hiç gibi hissettiğini yazdı yıllar sonra kaleme aldığı kitabı ‘Elizabeth Takes Off’da. “Yaşadığım yalnızlıktan ötürü kendimi yemeye ve içmeye verdim. Yediğim onca yemek, hayatımda eksikliğini hissettiğim şeylerin yerini doldurdu adeta. Asıl aç olan kendime güvenimdi ama dünyaları yesem de yediklerim onun yerini dolduramazdı.”
Taylor, 1985 yılında yakın arkadaşı Rock Hudson AIDS’ten ölünce kendini bu hastalıkla savaşmaya adadı. American Foundation for AIDS Research’ün kurucu başkanlığı görevini üstlendi. 1992’de Elizabeth Taylor AIDS Foundation’ı kurarak AIDS’le ilgili çalışmalar yapan örgütlere maddi yardım sağlamaya başladı. “Tanıdığım ve sevdiğim birçok insanın acı içinde ölmesi karşısında duyarsız kalmam mümkün değil” diyen Taylor, geçtiğimiz yıl, New Orleans’da yaşayan AIDS hastalarına yardım eden bir örgüte 40,000 dolar bağışladı.
Beynindeki tümörü aldıran, kanser hastalığını yenen, ağır bir zatürre geçiren, solunum problemleriyle uğraşan ve omurilik ameliyatı atlatan Taylor, geçen yıl Larry King’in CNN’deki programına katılarak Alzheimer hastalığıyla boğuştuğunu söyleyenlere cevap verdi: “Hadi ama ölüyormuş gibi bir halim var mı? Alzheimer hastası gibi görünüyor muyum?” İlerleyen yaşına rağmen ölümle dalga geçmeyi başaran Taylor’un hayata sımsıkı sarıldığının kanıtı oldu bu sözleri.
All 07

01/10/2007

İTALYA AYAĞINIZA GELDİ


















İTALYA DENİNCE İLK AKLINIZA GELEN ŞEY PİZZAYSA BU, SİZİN MODAYA İHTİYACI OLAN İLGİYİ GÖSTERMEDİĞİNİZ ANLAMINA GELİR. ŞİMDİ GASTRONOMİYİ BİR KENARA BIRAKIP BU ÜLKENİN TAKMA İSMİ OLAN ÇİZMELERLE HAŞIR NEŞİR OLMA ZAMANI.

Sonbahar ve kış mevsimlerinin vazgeçilmezi olan çizmeler, trendlere boyun eğmeden daima moda sahnesinde yer almayı başaran yegane aksesuarlardan biri olma özelliğini taşır. Güz yağmurlarıyla birlikte yapraklar dökülmeye başladığında çizme giyme mevsiminin geldiğini anlarız. Farklı çizme modellerini doğru şekilde giymenin yolları her zaman kafa karıştırıcı olsa da size vereceğimiz ipuçlarıyla çizmeleri daha da çok seveceksiniz.
Öncelikle, artık çizmeleri jeanler’in içine sokarak giymenin en büyük moda hatalarından biri sayıldığını belirtmeliyiz. Günlük giyimin anahtarı topuksuz çizmeler, jean, pantolon ve kloş etek gibi birçok farklı kıyafeti tamamlayabilirler. Mini etekler ve şortlar, plastik çizmelerle renklendirilebilir. Topuklu çizmeler, mini eteklerden ziyade diz boyu eteklerle birlikte giyilmeli. Dolgu topuk çizmelerse, uzun ve mini eteklerin yanı sıra dökümlü pantolonların tamamlayıcısı olabilirler.
Her tip çizmenin en yakın arkadaşı ve sonbaharın en iyi yatırım parçası trençkotunuzu da üzerinize geçirdiğinizde sonbahar yağmurlarını göğüslemeye hazırsınız demektir.

All 07

27/09/2007

UZAKDOĞU'DAN İTALYA'YA UZANAN YOLCULUK

Kadifenin Uzakdoğu’dan İtalya’ya yaptığı yolculukta ona Arap tüccarlar eşlik etmişti. Bu sayede İtalya, 12. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar kadifenin en çok üretildiği ülke oldu. Kadife, Avrupa’nın diğer ülkelerinde de kendini göstermek isteyince bu kez Venedik ve Floransa’daki tüccarlar tuttu onun elinden.

En zengin ve gösterişli kumaşlardan biri olan kadife, yolculuğunun başında aristokrasinin vazgeçilmez kumaşıydı. Yolculuk boyunca uğradığı her ülke onun sosyal statü basamaklarını birer birer inmesine yardımcı oldu. Kadife, aristokrasinin tekelinden kurtulmayı başardığında modanın en sevdiği kumaşlardan biri haline geldi.
Bu sezon birçok defilede karşımıza çıktı kumaşların en asili. Paul Smith’in feminen ve maskülen öğelerle süslü koleksiyonunda kadife ceket ve elbiseler göze çarptı. Amerikan Vogue dergisinin editörü Anna Wintour’ın İngiliz modasının en parlak yıldızlarından biri ilan ettiği Christopher Kane’in Londra Moda Haftası’nda sergilediği ikinci koleksiyonundaki kırmızı şarap rengindeki kadife elbise kalp atışlarımızı hızlandırdı.
Podyumda kadifeyi gördükten sizlerin de sezonun öğütlerini dinleyen biri olarak kadife kıyafetler edinmek isteyeceğinizi biliyoruz. Baştan ayağa kadife kıyafetlere bürünmekten kaçınmalısınız. Kadife bir cekete jean veya kumaş pantolon eşlik etmeli. Kadife pantolonun tamamlayıcısı ise saten bir gömlek olabilir.

All 07

20/09/2007

Moda dünyasının çubuk krakeri


Ahu Yağtu, iri birer zeytin büyüklüğündeki gözleri ve çubuk kraker görünümündeki vücuduyla moda dünyasının en özgün mankenlerinden biri. İkon manken Twiggy’nin Türkiye’deki varisi Ahu’yla birlikte günümüz modasının ve modellerinin büyüleyici dünyasına konuk olmakla kalmıyoruz, modanın 1960’lardaki rengarenk pop devrini de ziyaret ediyoruz.


röportaj. SEDA YILMAZ


14 yaşından bu yana mankenlik yapan ve mesleğini son derece ciddiye alan bir manken olan Ahu Yağtu’nun ismi, gençlik ve güzellik kelimeleriyle eş anlamlı adeta. O, Türkiye’de görmeye pek alışık olmadığımız bir manken profiline sahip. Bu özelliği, Ahu’yu ikon manken Twiggy’ye yakın kılıyor. “Eskiden beri beni Twiggy’ye benzetirler. Mankenliğe ilk başladığım yıllarda saçlarım da kısaydı. Tıpkı Twiggy gibiydim” diyen Ahu’nun bu ikon mankene dönüşmesiyle birlikte hepimiz 60’lı yıllara doğru yol almaya başlıyoruz. 1960’ların gençlik depremi sırasında modanın androjen görünümlü mankeni Twiggy, gençlerin sesinin dünyadaki aksi olmuştu. Şimdi günümüz moda dünyasının genç ve nevi şahsına münhasır yüzünün temsilcisi Ahu’nun Twiggy’e dönüşmesine tanıklık etmenin vakti geldi.

Ahu’dan Twiggy’e
Karşımızda tıpkı Twiggy gibi zayıflığını genetik özelliklerine borçlu olan bir manken duruyor. Twiggy’nin kırılgan görüntüsü, mesafeli ama sıcak bakışları, Ahu’da vücut bulmuş gibi. Dolayısıyla, onu Twiggy’e dönüştürmek çok da zor olmuyor. Moda dünyasında çığır açan bir mankenin replikası haline gelmenin onu çok heyecanlandırdığını söylüyor 29 yaşındaki manken.
Ahu’nun çocukluk hayali, üzerinde tütüsü, ayağında da babetleriyle kuğu gibi süzülen bir balerin olmakmış. “Konservatuarın bale bölümünün sınavlarına girdim fakat uzun boylu olduğum için kabul edilmedim” diyor. 14 yaşında kalp atışlarını hızlandıran şeyin mankenlik olduğuna karar vermiş. Mankenliği meslek olarak seçmesini fiziksel özelliklerine borçlu olduğunu düşünüyor. Çocukluğundan beri ince ve uzun bir yapısı olan Ahu, farklılığının erken yaşta fark etmiş. “Küçükken annemin kıyafetlerini giyen, babaannemin takılarını takan bir çocuktum. Aynanın karşısına geçip poz vermeyi severdim.”
Ahu, 15 yaşına kadar tüm çekimlere annesiyle birlikte gittiğini söylüyor. Annesiyle babası ayrı olmasına rağmen çok mutlu bir çocukluk geçirmiş olduğundan bahsediyor. Çok genç yaşta hiç bilmediği bir dünyanın içine girmenin nasıl bir his olduğunu soruyorum. “Boşanmış bir anne-babanın çocuğu olduğum için küçük yaşlardan beri yalnız başıma olmaya alışkındım. Eve tek başına girip yemeğini kendisi hazırlayan bir çocuktum. Daima ayaklarım yere sıkı bastı. Dışarıdan büyüleyici gözüken bir dünyaya adım atmak korkutucuydu. Algılarım açık olduğu ve şansım yaver gittiği için bu ortamda çok yara almadan ayakta kalmayı başardım.”
Küçük yaşta mankenliğe başlayan Ahu’nun önümüzdeki yıldan itibaren Londra Moda Haftası’nda 16 yaşından küçük mankenlerin yer alamayacak olmasıyla ilgili görüşlerini merak ediyorum. “İyi bir ailede yetişmiş bir mankenin moda dünyasının içinde bambaşka bir insana dönüşebileceğine inanmıyorum. Küçük yaşlarda bu dünyanın içine giren bir insan kendini kocaman bir okyanusun içindeki küçücük bir balık gibi hissedebilir” diyor.

Mankenlerin ‘büyüleyici’ dünyası
Hepimiz mankenlerin büyüleyici bir dünyada yaşayan etkileyici yaratıklar olduğunu düşünürüz. Kadınlar, onların yaşadıkları hayata imrenir, onlar kadar güzel olma hayalleri kurar. Ne de olsa mankenler, bütün bakışları üzerlerinde toplayan, etrafları güzel kıyafetlerle sarılı şanslı kadınlar. “Peki, mankenlerin dünyası dışardan göründüğü kadar süslü mü?” diye soruyorum Ahu’ya. “Modellik benim mesleğim. Türkiye’de modellik hobi ya da ek iş olarak algılanıyor. Ayrıca, her güzel kızın manken olabileceğine dair bir inanış var. Mankenlik yapabilmek için oyunculuk yetisine ve profesyonel bakış açısına sahip olunması gerekiyor. Her uzun boylu ve hoş görünen kız manken olamaz. Öyle olsaydı Brezilya’da yaşayan bütün kızların manken olması gerekirdi” diyor. Dışardan parlak görünen moda ve mankenlerin dünyasının abartıldığı kadar süslü olmadığından dem vuruyor.
Dış görünüşünden yaşam tarzına kadar her konuda sadelikten yana olan Ahu için süs ve abartı kelimelerinin çok da bir şey ifade etmediğinin farkına varıyorum. O, moda dünyasının ışıltısından gözleri kamaşan sıradan mankenlerden değil. “Popüler kültürün bir parçası olmaktan yana değilim. Aksine, sisteme karşı bir duruşum var. Popüler kültür beraberinde parayı getiriyor olsa da ben bu duruşumdan hiçbir zaman vazgeçmedim. İnsanlar, “Ahu bir türlü patlayamadı” diyor ama benim öyle bir derdim yok zaten. Başarılı olmak popüler kültürün içinde yer almakla ilintilendiriliyor. Daha çok para kazanmak için her an kameraların önünde olmak hiç bana göre değil. Huzurumu ve ruh sağlığımı düşündüğüm için daima magazin basınından uzak duruyorum” dediğinde Ahu’nun Türkiye’deki birçok mankenin arasında farklı bir yerde duruyor olmasının sırrını öğrenmiş oluyorum.
Herkesin magazin basınında yer almak için can attığı bir dönemde kendini popüler kültürün dışında tutmayı nasıl başardığını soruyorum. “Çok ünlü insanlarla gezmiyorum ve çok popüler mekanlara gitmiyorum. İşim yoksa öğlenleri Bebek’te arkadaşlarımla görüşüyorum. Bebek dışında Beyoğlu ve Sultanahmet’te gezmekten hoşlanıyorum. Hava güzelse şehirden kaçmayı tercih ediyorum. Favori mekanlarım Belgrad ve Kilyos.”

Güzelliğin sırrı
Coco Chanel, “Mankenlere, kadınları kıskandırmaları için para ödediğini” söylemişti diyorum. Kıyafetleri mankenlerin üzerinde görmenin kadınları kıskandırma gücüne sahip olduğunu, bu yüzden de onları alışveriş yapmaya ittiğinden bahsediyoruz. “Beni gören birçok insanın moralinin bozulduğunu görebiliyorum. Niye bu kadar zayıf olmak istiyorlar anlamıyorum. Bu halimle Osmanlı döneminde yaşasaydım bir Allah’ın kulu yüzüme bakmazdı. Güzellik anlayışının dönemsel olduğuna inanıyorum” derken kelimelerine yüzünden eksik etmediği gülümsemesi eşlik ediyor. Türkiye’de 90’lı yıllarda çok zayıf mankenler beğenilmediği için çok fazla iş yapamadığını anlatıyor. “O dönemde o kadar zayıftım ki sırf bu yüzden bazı defilelere kabul edilmedim. Zaten okul hayatım boyunca da Istaka, Cheetos ve Safinaz gibi bir sürü lakabım olmuştu.”
Ahu’nun güzelliği tıpkı su gibi. Duru ve doğal. Onun güzelliğinin ve zayıflığının sırrının bu doğallıkta gizli olduğunu düşünüyorum. “Kusursuz güzellikten hoşlanmıyorum. Ben de kusurlu bir güzelim. Geçirdiğim bir kazadan ötürü kolumda iz var ama onu seviyorum. Doğal olanın güzel olduğuna inanıyorum” diyor.
Güzellik odaklı çağımızda Ahu’nun estetik müdahalelere bakış açısını öğrenmek istiyorum. Kadınların her geçen gün gençlik, güzellik ve zayıflık konusunda daha da takıntılı hale geldiğinden bahsediyoruz. “Yaşlandıkça insanın daha farklı bir hava kazandığına inanıyorum. Yüzüm kırıştığı zaman çok kötü görünürse müdahale ettirebilirim ama doğal yaşlanmayı tercih ederim. Estetiğe çok sıcak bakmıyorum” diyerek bu konudaki fikirlerini özetliyor.
Sıra herkesin merak beklediği soruyu sormaya geliyor. “Zayıf kalmak için neler yapıyorsun?” dediğim anda gülerek “Bu soruya cevap verdiğimde bütün kadınlar benden nefret edecek” diyor ve başlıyor anlatmaya. “O kadar çok yemek yiyorum ki. Mide problemim olduğu için 3 saatte bir ufak da olsa bir şey yemem gerekiyor. Dizinin setindekiler beni devamlı bir şeyler yerken görüyor. Bu durumun herkesin kafasında soru işaretleri oluşturduğuna eminim. Metabolizmam hızlı çalıştığı için istediğim kadar yemek yiyebiliyorum. Hayatım boyunca hiç rejim yapmadım. Bu aralar spor da yapmıyorum. Uzun süre thai chi’yle uğraştım ve yüzdüm ama artık dizi dolayısıyla spora vakit ayıramıyorum.”

Mankenlikten oyunculuğa
Ahu, liseyi bitirdikten sonra oyuncu olmak istediğine karar verince önce Şahika Tekant’ın oyunculuk kurslarına gider. Ardından da Akademi İstanbul’un görsel sanatlar bölümünde okur. Oyunculuğa başlamadan önce şansını sunuculukta denemek istediği için mezun olduktan sonra ‘Biri Bizi Gözetliyor’ ve ‘Sing your Song’ yarışmalarının sunuculuğunu üstlenir. Oyunculuğa ’90-60-90’ adlı diziyle başlar Ahu. Bu diziyi, ‘Savcının Karısı’ ve ’29-30’ adlı diziler izler.
Ahu’nun ilk kez başrol oyuncusu olduğu yeni dizisi ATV’de yayınlanan ‘Komiser Nevzat’ hakkında konuşmaya başladığımızda onun heyecanını gözlerinden okuyabiliyorum. Senaryosunu Ahmet Ümit’in yazdığı bu polisiye dizide üç farklı karakteri içinde barındıran bir kriminologu canlandırıyor. “Bu dizi için bir oyuncu koçuyla çalışıyorum. Ayrıca, kendimi geliştirmek adına karakter analizleri yapıyorum. Dizide, Altan Erkekli’yle birlikte oynamak ondan özel ders almak gibi. O oynarken monitörden onu izleme fırsatını elde ediyorum. Böyle iyi bir oyuncuyla birlikte oynadığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum” diyor.
Ahu artık oyunculuğa ağırlık vermek istiyor. Dizi çekimleri çok vaktini aldığı için mankenliği ikinci plana atmak zorunda kaldığını anlatıyor. “Oyunculukta kendimi daha da geliştirmek istiyorum. Bu zamana kadar eğitim aldım ama pratik yapmanın çok önemli olduğunun bilincindeyim. Pratik yaptıkça kendimi geliştiriyorum” diyor ve ekliyor “Bir sinema filminde oynamayı çok isterim.”

Ahu ve moda
Meslekleri modanın kalbinde yer almayı gerektiren mankenlerin modayla olan ilişkileri ve onların stilleri daima merak konusu olur. Ahu’nun sahibi olduğu Second Chance adlı dükkan modayı ne kadar sevdiğini kanıtlıyor. “Modayla iç içe olmayı çok sevdiğim için dükkan açtım. “Hayatta ikinci el kıyafet giymem” diyen insanlar bile buradan alışveriş yapıyor. Bu da beni çok sevindiriyor. Ayrıca, ANAÇEV’le (Anadolu Çağdaş Eğitim Vakfı) birlikte çalışıyoruz ve burslu çocukları eğitiyoruz. Topladığımız kıyafetlerin bir kısmını oraya yolluyoruz. Yollayamadıklarımızı dükkanda satıp, elde ettiğimiz gelirin belirli bir miktarını onlara gönderiyoruz. Böylece, burslu çocukların eğitimine katkıda bulunuyoruz.”
Türkiye’de ikinci el kıyafetlerin çok fazla rağbet görmemesinin sebebinin bunlara eski ve pis gözüyle bakılması olduğundan bahsediyoruz. “Bu kıyafetlerin yaşanmışlığı olması hoşuma gidiyor” diyor. İkinci el kıyafetlere duyduğu ilginin kaynağını merak ediyorum. “Bebekliğimden 13 yaşıma kadar beni babaannem büyüttüğü için küçüklüğümden beri eski kıyafetlere çok meraklıyım. Çok süslü bir kadındı ve ben de onun kıyafetlerine bayılırdım.”
Ahu, modanın en sevdiğim dönemin 1930’lar olduğunu söylüyor ama kendine yakıştırdığı dönem 1980’ler. “Genelde yurtdışından alışveriş yapıyorum. Alışveriş için Amsterdam harika bir şehir bence. Orada çok güzel yerler keşfettim. Ayrıca, Paris ve Londra’da alışveriş yapmayı da çok seviyorum. Bu şehirlerdeki ikinci el kıyafetler satan mağazalar ve pazarlar tam bana göre” diyor.
All 06

10/09/2007

MELODİK KIYAFETLER


BU SEZON ETEKLER VE BLUZLARA EKLENEN PİLİLER ONLARI ÖYLESİNE MUTLU EDİYOR Kİ KIYAFETLER ŞARKI SÖYLEMEYE BAŞLIYOR. KIYAFETLERE, AKERDEON GÖREVİNİ ÜSTLENEN PİLİLER EŞLİK EDİYOR. VOKALLERDE İSE VÜCUDA OTURAN CEKETLER, MARY JANE’LER VE ŞAPKALARI GÖRÜYORUZ.

Melodik pilili eteğin hafızalarımızda yer alan bir fotoğraf netliğindeki imgesini Marilyn Monroe’ya borçluyuz. Monroe, ‘The Seven Year Itch’ filminin setinde bir mazgalın üzerinde dururken uçuşan pilili eteğinin havalanmasını önlemeye çalışırken tarihin en seksi pozlarından birini vermişti. Pilinin 90’lı yıllardaki zaferinin mimarı avangart moda tasarımcısı Issey Miyake oldu. İlk kez 1993 yılında yarattığı ‘Pleat Please’ koleksiyonu sadece pilili kıyafetlerden oluşuyordu. Miyake’nin pilili harikaları halen Issey Miyake mağazalarında satılıyor.
Pilili etekler sezonun en feminen parçalarından biri olma özelliğine sahip. Dizde biten pilili eteğin üzerine giyeceğiniz balıkçı yaka triko ve vücuda oturan ceket kombinasyonu sezonun özeti niteliğinde. “Bu kadar hanım hanımcık görünmek bana göre değil” diyecek olursanız tercihinizi pilili mini eteklerden yana kullanmalısınız. Diz altı eteklerin bu sezon minileri tahtından ettiğini göz ardı etmemekte fayda var.
All 06

06/09/2007

Moda borsasından haberler


Ceketler, mantolar, parkalar, pelerinler ve kabanlar sonbahar moda piyasasının yükselen değerleri. Piyasalardan aldığımız bilgiye göre şimdi bunlara yatırım yapmanın tam zamanı.

Sarı yaprak mevsimi sonbaharın ardından kestane mevsimi kış geldiğinde dış giyim çok büyük önem kazanmaya başlar. Kadınlar, üzerlerine giyeceklerinin onları soğuktan korumasını ve giydiklerinin şık görünmesini ister fakat ne tarz bir şey satın almak istediklerine bir türlü karar veremezler. Soğuktan koruyan üstleri seçerken ilk yapmanız gereken gardırobunuzdaki kıyafetleri gözünüzün önüne getirmek olmalı. Örneğin, çoğunlukla etek ve elbiselerden bir gardıroba sahipseniz, manto ve kabanları tercih etmelisiniz. Kısa boyluysanız kabanlar, ince uzun bir yapınız varsa mantolar kıyafetinizin tamamlayıcısı olmalı. Daha çok pantolon giymeyi sevenlerdenseniz ceketler tam size göre. Dökümlü pantolonları dar kesimli kısa ceketlerle giyerek sezonun nabzını tutabilirsiniz. Skinny jeanleri ve sigaret pantolonları ise pelerinle giyebilirsiniz. Spor kıyafetler giymeyi sevenler üzerlerine parkalarını geçirip kendilerini soğuktan koruyabilir.

23/08/2007

Dream a little dream of Husam


Do you want to take a journey through the unconcious pathway of mind? Husam el Odeh’s jewellery designs are the one way ticket to this pathway which is full of surprises says Seda Yilmaz

When it knocks the door of their minds, people are afraid to let their unconscious in. Unlike most people, Husam el Odeh is a very hospitable host. He likes to invite his unconscious purposefully and then create unexpected pieces of jewellery. “Even when you are awake there is a degree of unconsciousness. Most people deny or stop it. I try to allow it to move freely,” says Husam. That’s why when he started collecting combs at one point, he let it happen without questioning his action. “I quite like random as well. Sometimes random and unconsicous come together and that creates a great combination.” His work reflects the happy marriage of random and unconscious with pieces like collar necklace, comb glasses and opera glove. By juxtaposing different materials he challanges people’s expectations. Familiar becomes surprising and bizarre in his hands.
“I refer to my dreams. Quite often I work in my dreams,” he remarks. If he were to live in the 1920’s, Husam would undoubtedly be one of the central characters of the surrealist movement. He would have worked alongside with Andre Breton, Man Ray and Rene Magritte and contributed their attempts to liberate the unconscious mind. “Once I came up with this idea and thought that someone else has done it already. It didn’t occur to me that I saw it in my dream. Then, I realized that it was my idea but I dreamt about it.”
Husam’s body conscious designs takes its roots from his fine art pieces that he created. Before started working as a jewellery designer in London, he was in Berlin studying fine arts. Eventually his art grew into jewellery. “My work as an artist was always very body related. Jewellery is one of those in-between fields which is perfect for me. I can work on conceptual ideas while designing jewellery,” explains the designer. His designs blurs the boundary between art and fashion. So, they are more like art pieces rather than jewellery. They make you think and question the nature of each piece. Metal is one of his main materials. “I like natural materials but I also like juxtaposing them with artificial materials. I use leather, fabric and wood as well. It’s nice to mix materials. I like my designs to seem extremely cheap and extremely expensive at the same time,” says Husam. He mixes opposites that work well with each other and create things that you don’t expect to see. That kind of contrast makes his designs strong and suprising.
Even though he likes shocking people, it doesn’t come as a surprise that Topshop sponsored him. He designed for the Fashion East in 2005 and was awarded with Topshop New Generation sponsorship for a couple of seasons. Success can be evil when it causes too much of an ego boost. But Husam doesn’t suffer from this “I achieved a lot so the world revolves around me” attitude. He prefers being modest and never forgets to add a pinch of smile to his modesty. “I suppose you can call my designs art work. They’re fairly artistic at heart,” he says when asked to describe his work. Then he smiles and adds “It sounds really pretentious.”
“I was fairly dismissive of fashion when I was doing fine arts,” he admits. This blase attitude towards fashion opened up new boulevards in his mind. He also owes a lot to his dual roots. Being brought up by Lebanese parents in Germany made him realize that there’s always another way of looking at things. “I think I’m really lucky as I have both Middle Eastern and European background. Having dual roots opened my mind for new possibilities,” he says. Even though it is hard to conquer, as he puts it, he feels like he belongs to London. “I’ve been living here for 8 years. I still love it because it surprises me all the time. It’s truely multicultural and this makes it open to new impulses. When I’m out of London, I feel like I’m missing out.”
Husam is fascinated by the works of Andre Breton, Meret Oppenheim, Hussein Chalayan and Rebbecca Horn. “I like the ironic nature of surrealism. Even though it comes accross really serious, it involves a lot of irony,” he says. He finds Hussein Chalayan’s conceptual designs close to his understanding of design. “I love Hussein Chalayan’s work. Marios Schwab showed me one of the images from his shows when I was in Berlin and was really dismissive of fashion. It was such a strong image that it stuck with me a long time. He has a strong relationship with the body which I feel my work has as well.” Husam likes designers who have a body conscious approach. That’s why he’s been working with Marios since his degree show. “We complement each other. I have an element of fetish and harshness in my work which goes well with his body conscious femininity and sexiness. I really enjoy working with him. He’s one of the most talented ones in the fashion scene now. His work is almost like sculpture,” says Husam.
Surrealism is not the only reference point in his designs. Ordinary things he come across in everyday life take a different shape in his imaginative world. His playful and ambigous work is a product of his strong imagination. That’s why he really likes finding random things. “They tell stories I don’t really know. They make me imagine the person who own them and it kicks off my fantasy.” He has the same eyes as we all have but his way of looking at things makes a big difference in what he perceives. When he opens the window of his eyes, he sees what others don’t see. “The glove thing started with this glove I found on the bus. Then, I saw this beautiful illustration about a glove that gets lost and has a strange journey. I really like that weird and over-the-top story. That’s how I designed the opera glove,” says Husam.Husam is not one of those people who is scared of running out of ideas. Because he knows that every time he opens the window of his eyes and the door of his mind, his imaginative world welcomes new ideas. That’s what makes him and his work extraordinary.

Hollywood efsanesinin tanrıçası

Marlene Dietrich’in tok ve erkeksi sesi 1920’lerde Berlin kabarelerinde ve tiyatrolarında yankılanmaya başladı. Dietrich’in etkileyici sesini duyanlar, onun mesafeli ve davetkar bakışlarıyla karşılaşanlar büyülendi. Karşılarında çekici ve donuk, feminen ve maskülen gibi birbirinin zıttı kelimeleri içinde barındıran bir kadın duruyordu. Hollywood tarafından keşfedildiğinde bir tanrıçaya dönüşecek olan kadın…

Marlene Dietrich, sinema yıldızlarının gökteki yıldızlardan farksız olduğu bir dönemde belirdi izleyicinin gözlerinin önünde. O yıllarda sinema filmleri özenilesi zengin ve ışıltılı bir hayatın sembolüydü. Sinemanın sessizliğini yıkıp sesli günlere geçtiği 1930’larda sinema yıldızları tıpkı efsanelerin tanrıçaları gibi gizemli ve ulaşılmaz varlıklardı. Marlene Dietrich bir efsane olmadığını iddia etse de Almanya’dan Amerika’ya gelip beyazperdede belirmeye başladığında kitleler uzun kirpiklerin ardındaki mağrur bakışlar tarafından efsunlandı.
Kabare kızı doğuyor
Marie Magdalene Dietrich, 1901 yılında Berlin’de dünyaya geldi. Müzik, küçük yaşlarından itibaren Dietrich’in hayatında önemli bir yere sahip oldu. 12 yaşında ilk keman resitalini verdi. Marie Magdelene, 1915 yılından itibaren ailesinden miras kalan azim ve başarma hırsıyla yavaş yavaş Marlene Dietrich karakterini yaratmaya başladı. Oyuncu olmayı kafasına koyduktan sonra Almanya’nın en ünlü tiyatro yönetmeni Max Reinhardt’tan ilk oyunculuk derslerini aldı. Berlin’deki tiyatro ve kabarelerde oyunculuk kariyerinin ilk adımlarını attı.
1923’te tiyatro yönetmeni Rudolf Sieber’le evlendi Dietrich. Çiftin evlilikleri süresince başkalarıyla yaşadıkları ilişkiler dolayısıyla evlilikleri ‘açık evlilik’ olarak nitelendirildi. Özel hayatı konusunda hiçbir zaman konuşmayarak gizemini korumayı başaran Dietrich, ilişkileriyle olduğu kadar yaşam tarzıyla da toplumda şok etkisi yaratmayı başardı. O, daima toplumun beklentilerini ve tabuları göz ardı ederek yaşayan bir tanrıça oldu.
Tanrıçanın keşfi
1930’lara gelindiğinde Dietrich’in femme fatale imajı Almanya’da dikkatleri çekmeye başladı. Tüm dünyanın vamp Marlene Dietrich’i tanıması onun Hollywood’a adım atmasıyla gerçekleşti. Dietrich’i keşfederek Amerika’ya gitmesine sebep olan ünlü yönetmen Josef von Sternberg onun için, “Dietrich’i keşfeden kişi olduğum söyleniyor. Ancak, bu inanış çok yanlış. Ben toprağın altında gömülü olan kemikleri bulan bir arkeolog değilim ki. Güzel bir kadını eğiten, kusurlarını örten ve onu görsel bir afrodizyak haline getirip dikkatli bir şekilde izleyiciye sunan bir öğretmenim” demişti.
Dietrich, “Sermayem ışıltı. Bunun için de ışıltı satarım ben” diyerek Hollywood’un en parlak yıldızı olacağının sinyalini verdi. Von Stenberg’in yönetmenliğini üstlendiği ‘The Blue Angel’ filminde elde ettiği başarıyla birlikte Nazi yönetimi Dietrich’e yakınlaşmaya çalıştı. Asi ruh Dietrich’in setlerdeki arkadaşlarını toplama kamplarına gönderen bir rejime destek vermesi düşünülemezdi. Çok sevdiği ülkesini terk ederek Amerika’ya yerleşti Dietrich ve 2. Dünya Savaşı’nı karşı ittifakı destekleyerek geçirdi. 1937 yılında Nazi Almanyası’ndan duyduğu rahatsızlığı gözler önüne sermek için Amerikan vatandaşı oldu. Söylediği ‘Lili Marlene’ şarkısı, onu Avrupa ve Kuzey Afrika’daki Amerikalı askerlerin gözbebeği haline getirdi.
Androjen güzellik
Ernest Hemingway’in “Sesiyle bile kırabilir kalbinizi. Ve sonra tek bir sözcükle iyileştirebilir yaralarınızı” dediği Dietrich’in güzelliğiyle büyüledikleri arasında hem kadınlar hem de erkekler vardı. ‘Morocco’ filminde üzerinde smokiniyle bir kadının elinden çiçek alan Dietrich, kadının eline bir öpücük kondurduğunda izleyiciler hayrete düştü. Erkek kıyafetleri içindeki bu kadın başka bir kadının eline öpmekle kalmadı elindeki çiçeği bir erkeğe fırlattı. “Avrupa’da kadın ya da erkek fark etmez. Kimi çekici bulursanız onunla sevişirsiniz” açıklamasını yapan Dietrich’in androjen imgesi döneminin kadınlarından oldukça farklı ve cüretkardı.
Asker üniforması ve frak gibi erkek giysilerini sadece filmlerinde giymekle kalmadı Dietrich. 1932 yılında ‘The Sign of The Cross’ filminin gala gecesine, kavalyeleri Maurice Chevalier ve Gary Cooper ile aynı giysiler içinde geldiğinde büyük bir skandalın başrol oyuncusu oldu. “Ben görüntüm adına giyiniyorum. Kendim, toplum, moda veya erkekler için değil” diyerek Marlene Dietrich imgesini başarıyla yarattığını kanıtlamış oldu. Dietrich, Marlene Dietrich adındaki tanrıçayı kendi elleriyle yarattı. Gerçek Dietrich’i ise hayatının sonuna kadar gözlerden saklamayı başardı.

09/08/2007

Elveda moda sihirbazı























Moda dünyası, sihirbazlar, palyaçolar ve akrobatlarla dolu bir sirk olsaydı eğer Isabella Blow, bu sirkin en renkli ve eksantrik karakteri olurdu. Philip Treacy imzalı şapkalarının içinden modanın yeni yeteneklerini çıkarırdı. Dudaklarından eksik etmediği kırmızı rujuyla da hüzünlü bir palyaço olurdu zaman zaman. Blow, genç yaşta hayatına son verince sirkin tüm neşesi kaçtı.

Normlara ve toplumun beklentilerine uygun hareket etmek ona göre değildi. Kökleri İngiliz aristokrasisine dayanmasına rağmen o, daima düzene karşı oldu. Sıradan olmaya tahammülü yoktu. Sabah işe giderken bile kafasından şapkası, ayağından yüksek topuklu ayakkabıları, dudaklarından da kırmızı ruju eksik olmazdı. Çevresindekilerin şaşkın bakışlarına aldırmazdı. Onun için gösterişli giyinmenin saati yoktu. Hayatı boyunca kurallara meydan okuyan Isabella Blow, Virginia Woolf’un dediği gibi ölümün de meydan okumak olduğunu düşünmüş olacak ki geçtiğimiz mayıs ayında hayatına son verdi. Onun ardından bizlere söylenecek tek bir şey kaldı: “Neden yaptın bunu ebedi ilham perimiz Isabella?”

Modern zaman kaşifi
Isabella Blow, yeni yetenekler keşfederek moda dünyasına hayat veren bir modern zaman kaşifiydi. Modaya olan tutkusunu bir aşk ilişkisi olarak nitelendiren Blow, “Bazıları yemek yapmayı sever, bazıları bahçeyle uğraşmayı. Benim malzemem kıyafetler” demişti. Onun moda dünyasına adım atması 1981 yılında Bryan Ferry yoluyla tanıştığı Vogue dergisinin genel yayın yönetmeni Anna Wintour sayesinde gerçekleşti. 5 yıl boyunca Wintour’un yanında asistanlık yapan Blow, 1986’da Londra’ya dönerek Tatler dergisinin moda editörü Michael Roberts ile çalışmaya başladı. 1993 yılından itibaren İngiliz Vogue dergisinde ardından da Sunday Times gazetesinde moda editörlüğü yaptı. Ölümüne kadar yaptığı moda çekimleri Tatler dergisinin sayfalarını süsledi.
Modanın çılgın dahisinin aklından geçirdiklerine yetişmek olanaksızdı. Zihni bir kelebek misali yeni bir fikrin ardından yeni bir yeteneğin üzerine konardı. Blow, Alexander McQueen ve Philip Treacy gibi tasarımcıların yanı sıra Sophie Dahl, Iris Palmer ve Stella Tennat gibi modelleri keşfetti. İlk keşfi, Royal College of Art’da okuyan şapka tasarımcısı Philip Treacy oldu. Treacy, Blow sayesinde Chanel ve Alexander McQueen defileleri için şapka tasarlamaya başladı. Treacy’le tanıştıktan 3 yıl sonra Alexander McQueen’in Central Saint Martin’s’den mezun olurken yaptığı defilede sergilediği tüm koleksiyonu satın alarak onun yıldızının parlamasının yegane sebebi oldu. Keşfettiği yeni yetenekleri koşulsuzca sevip destekleyen Blow, onlar için manevi bir anneden farksız oldu. İngiliz modasının yaratıcı anlamda çok zengin olmasına rağmen maddi olarak çok fazla gelir getirmediği aşikardı. Son yıllarda keşfettiği isimlerden beklediği desteği göremeyen Blow, “Ayaklı bir billboard gibiyim ama artık bunu bedava yapmaya devam edemeyeceğim. Genç yetenekler ağaçlarda yetişmiyor” diyerek kırılgan yönünü görünür kıldı.

Kırılgan ruh
Blow’un renkli kişiliğinin altında gizlediği kırılgan bir yanı vardı hiç şüphesiz. 1958 yılında Londra’da doğan Blow, Sir Eveleyn Delves Broughton ve ikinci karısı Helen Shore’un çocuğu olarak dünyaya geldi. Trajediyle küçük yaşlarda tanıştı. Dört yaşındayken erkek kardeşi havuzda boğulduğunda annesinin olayı soğukkanlılıkla karşılamasını hiç unutmadı. Yıllar sonra “Her şeyi hatırlıyorum. Olaydan sonra annem yukarı çıkıp dudaklarına rujunu sürdü. Ruja olan tutkumun sebebi annemin bu davranışı olabilir” dedi. Annesinin 14 yaşındayken ailesini terk edip gitmesi de onun ruhunda derin bir yara açtı. Babasının yeni karısı ve 3 kız kardeşle yaşamak yerine Londra’da sekreterlikten temizlikçiliğe kadar her işi yaparak hayatını kazandı. Antik Çin sanatı okumak için New York’a taşındıktan sonra hayatının akışı değişmeye başladı. Sanat ve moda dünyasının ünlü isimleri çevresini sardı.
Blow, dışarıdan bakıldığında herkesin özeneceği bir hayat sürüyormuş gibi gözükse de gerçekler görünenden farklıydı. Hayatı boyunca antidepresan ilaçlara bağımlı olarak yaşadı. Depresyondan muzdarip olduğu için Philip Treacy’ye yaptığı ziyaretlerin bir terapi gibi olduğunu düşündü. “Kendimi kötü hissettiğimde Philip’e gidip onun tasarladığı şapkaları deniyorum. Şapka takmak estetik ameliyat olmak gibi” diyerek şapkaların ve Philip’in ruh hali üzerindeki olumlu etkisinden bahsetmişti. Son zamanlarda arkadaşlarına ölmek istediğini söylemeye başlamıştı. İki kez intihara teşebbüs etti fakat başarılı olamadı. İki yıl önce Londra’da bir köprüden atladıktan sonra iki ayağı birden kırılınca çok sevdiği topuklu ayakkabılarını giyemez oldu. Antidepresan ilaçlar ve parlak moda dünyası onu içine düştüğü karanlık dünyadan kurtarmaya yetmedi ve Blow bir kez daha hayatına son verme teşebbüsünde bulundu. Kocası Detmar Blow onun kansere yenik düştüğünü iddia etse de Blow’un tarım ilacı içerek kendi iradesiyle bu dünyayı terk ettiği ortaya çıktı. Çevresini değiştirip güzelleştirme yetisine sahip nadir insanlardan birini daha kaybetmiş olduk. Isabella Blow, gün geçtikçe daha da sıradanlaşan dünyamızın gerçek ikonuydu.

04/08/2007

Moss alfabesi

Dersimiz dilbilgisi. Konumuz Moss alfabesi. Alfabeyi sökenlerin yakasına birer kırmızı kurdele takacağım dersin sonunda. Yıldızlı pekiyilerinizi de Kate Moss’tan alacaksınız. Evet, yanlış duymadınız. Yıllardır dergi sayfalarındaki en cool bakışların sahibi, stil ikonu, kült model Kate Moss. Onun alfabesinin yolu moda dünyasından geçiyor. Moss alfabesini sökmek moda dilini konuşmaya başlamak demek. Herkes Kate Moss’un konuştuğu moda dilini konuşmak istiyor ama nafile. Onun moda dili Moss alfabesi sökülmeden konuşulamaz! Alfabeyi öğrenmeye başlamadan önce zaman kapsülüne binip gençlik ateşi, pop art ve büyük kültürel değişimlerin zamanına, 1960’lara geri dönmemiz gerekiyor. Hazır mısınız?
Yıl 1966. Leslie Hornby, nam-ı diğer Twiggy oğlan çocuklarını andıran görüntüsüyle moda dünyasını kasıp kavuruyor. Modacı Mary Quant’ın öncüsü olduğu mod akımı Twiggy’e altın çağını yaşatıyor. Mini eteği icat eden Quant’ın yarattığı kıyafetler tam da Twiggy’nin çıta vücuduna göre. Ürkek bakışlı, kırılgan görünümlü Twiggy bir anda tüm dünyanın sevgilisi oluveriyor. Ümidin, iyimserliğin ve gençliğin sesi Twiggy moda dergilerinin kapaklarında gençliğin zaferini kutluyor adeta. Artık kızlar anneleri gibi görünmek istemiyor. Genç kızların yeni idolü Twiggy. Hepsi onun kadar zayıf olmak, onun giydiği kıyafetleri giymek istiyor. Asık yüzlü renkler, hanım hanımcık kıyafetler sevilmiyor artık. Dünya, mod akımının op ve pop art ilhamlı kıyafetleri ve parlak renkleriyle, fosforlu kalemle boyanmış gibi pırıl pırıl parlıyor. Mary Quant ve Twiggy el ele vermiş rengarenk bir dünya yaratıyorlar. 60’ların enerjisini yansıtan bu ünlü modacı ve onun “Mod Kraliçesi”yle tanıştığınıza göre yolculuğumuza devam etmenin vakti geldi.
Zaman kapsülümüze binip 1990’lara doğru yol alırken Twiggy ve Mary Quant bizleri uğurluyor. Yanlarından ayrılırken Twiggy kulağıma fısıldıyor: “Tacımı Kate Moss’a devrettim. 90’ların Twiggy’sine benden selam söyle.” 90’lara doğru yol alıyoruz hızla. Şimdi sizi Moss alfabesinin yaratıcısıyla tanıştıracağım.
90’ların Twiggy’si
90’larda Calvin Klein reklamlarında boy gösterdiğinde tüm dünya Kate Moss’un mesafeli bakışlarıyla karşılaştı. Dickens’ın “Büyük Umutlar”ındaki Estella’ya benzetirim ben onu. Estella gibi mağrur, ukala ve kendinden emin bir havası vardır.
Estella’nın Pip’e çektirdiği acıları küçük Kate de çocukluk aşkına çektirmiş midir acaba?
Twiggy’nin varisi, 14 yaşında JFK Havaalanı’nda keşfedildi. 16’sında John Galliano defilesinin “lolita”sıydı. Tüm gözler küçük kız çocuğu görünümlü Kate’e çevrildi ve Kate bir anda tüm dünyanın gözbebeği oldu. “Beni ne kadar görünür hale getirirlerse, ben o kadar görünmez olacağım” diyen asi kız Kate, umursamaz tavırlarıyla herkesi şaşkına çevirdi. Moda dünyası böylesi fütursuz ve cüretkar bir kızla ilk kez karşılaşıyordu. Eleştiri okları ortaya çıkmakta gecikmedi tabi. Eleştiri oklarını itinayla bileyenler hızla Kate’e doğru fırlatmaya başladı. Zayıf görüntüsünün anoreksia’nın yaygınlaşmasına neden olduğu söylendi. “Heroin chic” görüntüsünün yaratıcısı olmakla suçlandı. Kırılgan kız çocuğu, zırhı sayesinde yara almadı bu oklardan. Eleştirilere yine ona yaraşır bir cevap verdi: “Artık sadece anoreksia olmakla değil akciğer kanseri olmakla da suçlanıyorum.” Aldığı her ok onu daha da başarılı olmaya itti. Soğuk ve mesafeli bakışlarıyla dünyaca ünlü modacıların ve fotoğrafçıların vazgeçilmezi oldu.
“Nedir Kate’in alamet-i farikası?” diyecek olursanız, “Bakışlarıdır” derim. Her moda çekiminde bir başka Kate çıkar karşımıza. Her bakışı başka bir kişiliğini ortaya çıkarır Kate’in. Kimi zaman seksi bir kadın, kimi zaman küçük bir kız çocuğu, kimi zaman da erkeksi tavırlı bir kadın oluverir. Alman fotoğrafçı Inez van Lamsweerde “Kate, vücut ölçüleri ve tavırları bakımından herkesten farklıdır. O, neslimizin ilham perisi” demiştir Kate için.
Moda Dili
Trendleri takip etmeyen tarzıyla Kate Moss “Moss”ca bir moda dili konuşuyor. Cüretkar tavrı giyim tarzına da yansıyan stil ikonunun bir sonraki adımının ne olacağını kestirmek çok zor. Zaten bunun için Kate her zaman “ilk”lerin yaratıcısı olarak anılıyor. Kadınların Hermes Birkin çılgınlığını başlatan o. Londra sokaklarında beyaz Hermes Birkin çantasıyla boy gösterdiği günden bu yana çantaya sahip olmak isteyenlerin oluşturduğu uzun bir bekleme listesi var. Hantal ve komik görünümlü Ugg botlar Kate’in ayağında görüldükten sonra geçtiğimiz kışın en etkili trendi oldu. Şifon elbiselerin altına kovboy çizmeleri giyen de o, kıyafetlerini kocaman kemerlerle tamamlayan da. Moss dilinin en sevdiği şeylerden biri işte bu stil oyunları. Bu yüzden Kate her daim değişen kendine özgü tarzıyla karşımıza çıkıyor. Hayatının geri kalanında kıyafetlerini giymek isteyeceği üç modacı var Kate’in: Alexander McQueen, John Galliano ve Stella McCartney.
Nev-i şahsına münhasır bir tarz Kate Moss’unki. Moss alfabesini söktüyseniz eğer bu tarza bir adım yaklaşmış sayılırsınız. Biraz dikkatli bakarsanız bundan böyle Kate Moss’un dergi sayfalarından size göz kırptığını göreceksiniz. Bu da mükafatınız işte!

Kate’in Alfabesi
Alexander McQueen: Yaratığı fantastik kıyafetlerle Kate’in vazgeçemediği modacılardan biri Alexander McQueen. McQueen 2000 yazında dokümanter film yapımcısı George Forsyth ile İbiza’da Kate’in yatında evlendiğinde nedimesi Kate olmuştu. McQueen-Moss ikilisi her şeyden önce çok iyi iki dost. İkisi de moda dünyasını şaşırtmayı seviyor.
Birkin çanta: Kadınların sahip olmak için birbirleriyle yarıştığı, şarkıcı Jane Birkin’e ithaf edilmiş olan kült çantayı ilk keşfedenlerden Kate. Sex&the City’nin bir bölümüne konu olan çanta için dizinin çılgın halkla ilişkiler uzmanı Samantha Jones şöyle demişti: “Bu çanta ‘Başardın’ diye bağırıyor.”
Calvin Klein: 90’larda Calvin Klein’ın reklamlarında soğuk bakışlarıyla karşılaştık Kate’in. O günden bu yana ne moda dünyası, ne de biz vazgeçemedik ondan. Calvin Klein jeanleri ve CK yazılı iç çamaşırlarını onun sayesinde sevdik. Aranızda Calvin Klein One kullanmayan var mı?
F. Scott Fitzgerald: Kate’in en sevdiği yazar. Ona olan sevgisini düzenlediği 30. yaş günü partisinin temasını yazarın romanındaki gibi “Güzel ve Lanetli” olarak belirleyerek gösterdi. Kate tıpkı kitaptaki gibi 1920’li yıllardaki New York sosyetesinin kıyafet ve makyajıyla gecenin yıldızıydı.
John Galliano: Kate, 16 yaşında Galliano’nun defilesinde yer aldığından bu yana modacının gözdesi olmayı sürdürüyor. Kate’den başka kim Dior’un 2002 sonbahar koleksiyonun ilham kaynağı olmayı başarabilir?
Lila Grace: Kate’in 2 yaşındaki sevgilisi, kızı Lila Grace.
Mert Alaş-Marcus Piggot: Beymen reklamlarında arz-ı endam eden Kate’in çekimlerini gerçekleştiren müthiş ikili. Vogue, Pop ve W dergileri için her seferinde bambaşka Kate’ler yaratan yine bu ikili oldu.
Narciso Rodriguez: Bir zamanlar büyük aşkı Johnny Depp’le katıldığı Cannes Film Festivali’nde giydiği gri Narciso Rodriguez elbisesini kim unutabilir ki?
Pete Doherty: Kate’in son aşkı rockçı Pete Doherty. Pete’in uyuşturucu bağımlısı olması çiftin mutluluğunu gölgeleyemiyor. Başına buyruk Kate her an Pete ile evlenip hepimizi şaşkına çevirebilir.
Stella McCartney: Paul McCartney’nin moda dünyasında harikalar yaratan kızı Kate’in hem en yakın arkadaşı, hem de en beğendiği modacılardan biri.
The White Stripes: Grubun “I Just Don’t Know What to Do With Myself” şarkısının klibinde Kate’i izleyenler ona bir kez daha hayran oldu. Klip bittiğinde söylenecek tek şey kaldı bizlere: “Bu yaşta bu güzellik inanılmaz.”
Vintage: Moss alfabesinin vazgeçilmezi. Kate’in giyim tarzının tarifi: 2 ölçü vintage, 1 ölçü tasarım kıyafetler, bolca zevk. Bunların üçünü mixere atıp iyice karıştıran Kate tadından yenmez nefis bir görüntü sunuyor bizlere.

30/07/2007

Her renginden bir tane lütfen


KADINLAR AYAKKABI SATIN ALMAYA GİTTİKLERİNDE ŞEKERCİ DÜKKANINA GİRMİŞ KÜÇÜK ÇOCUKLAR GİBİ HİSSEDERLER. BUNUN İÇİN DE HER AYAKKABININ TADINA BAKMAK İSTERLER. ONLARIN AYAKKABILARA KARŞI HİSSETTİKLERİ PLATONİK AŞKIN SIRRI NEREDE GİZLİ DERSİNİZ?

Ayakkabı mağazalarında ayakkabıları hayranlık dolu bakışlarla seyreden kadınlara rastlamak hiç de şaşırtıcı değil. Ayakkabılar, kadınlar tarafından neredeyse sanat eseri muamelesi görüyor. Bir kadını beğendiği ayakkabıya sahip olma yolunda durdurabilecek hiçbir kuvvet yok. O ayakkabıyı ayağına geçirdiği anda hissettiklerini tarif edebilecek kelimeleri bulmaksa oldukça zor. Neyse ki Madonna bir çift Manolo Blahnik ayakkabının seksten bile daha iyi olduğunu söyleyerek tüm kadınların hislerine tercüman oldu.
Ayakkabıları böylesine vazgeçilmez kılan özelliklerin başında onların her bedene uygun olmaları geliyor. Şişman bir kadın da incecik bir kadın da beğendikleri ayakkabıyı giyerek dış görünümlerini değiştirebilir. Ayrıca, ayakkabılar, kadın siluetine hayat öpücüğü kondurup kadınların duruşlarını tamamen değiştirme gücüne de sahip. Yüksek topuklu bir ayakkabı giyen bir kadının yalnızca duruşu değişmekle kalmaz etrafına yaydığı kendine güven enerjisi de çevresindekileri büyüler. Bu yüzden bir kadının ne kadar ayakkabısı olursa olsun bu miktar onun için asla yeterli olmaz. Kadınlar daima daha fazlasına sahip olmak ister.