14/05/2007

Yaz modasının alfabesi


Moda dilini konuşmaya başlamanın yolu modanın alfabesini sökmekten geçiyor. Önlüklerinizi giyin, saçınıza kırmızı kurdelelerinizi takın ve fişlerinizi hazırlayın. Dersimizin sonunda hepiniz “moda”ca konuşmayı öğrenmiş olacaksınız.

A-kesimli elbise: Modanın ‘A’ harfi şeklindeki bu elbiseleriyle 1960’lara ışınlanacaksınız. “Dönemin androjen görünümlü kırılgan mankeni Twiggy’den hiçbir farkım olmasın” diyorsanız ayağınıza babetlerinizi giymeyi unutmayın.

Balon etek: Zayıf görünmek için vücuda oturan kıyafetler giyilmesi gerektiği teoremini çürüten balon etekleri giymeyi tercih eden kadınlar bu yaz diledikleri kadar dondurma yiyebilirler. İsmine aldanıp da onları giymekten korkmayın. Balon eteğin moda dilindeki eşanlamlısı kiloları gizleme uzmanı.

Ceket: Klasik ceketler ikinci bir emre kadar gardıroplardan dışarı çıkmayacak. Sezonun yeni ceket modellerine gardıroplarınızda yer açın. Kabarık omuzlu ve bebe yakalı ceketler, bolero tarzındaki mini ceketler ve kare formlu ceketler sezonun ‘küçük kız çocuğu’ görüntüsünün tamamlayıcıları. Parlak renklerdeki fermuar detaylı olanlarsa spor salonlarını sokağa taşıyanlar için.

Çiçek: Moda dilinin ehli modacılar, koleksiyonlarını hazırlarken pastoral düşler görmüş olacak ki sezon defilelerinin yer aldığı podyumlar çiçek bahçelerini kıskandırdı. Marc Jacobs, Stefano Pilati ve Alexander McQueen “Bu sezon kıyafetlerin üzerine demet demet çiçek konula” buyurdu.

Dev çanta: Çantalar her sezon biraz daha büyüyerek çıkıyor karşımıza. Sezonun çantaları Mary Poppins’in içinden tavadan şemsiyeye kadar her türlü alet edevatın çıktığı çantasına nispet yapıyor adeta. Siz devleşen çantanızın içinde anahtarı ararken erkek arkadaşınızın cinnet geçirmesiyse an meselesi.

Erkek pantolonu: Moda dili sadece feminen kelimelerden meydana gelmiyor tabii ki. Erkek arkadaşınızın gardırobundan çalmışsınız izlenimi uyandıran bol ve dökümlü pantolonlar sezonun skinny jeanlerine savaş açtı. Savaşın galibi yaz sonunda altın madalyayla ödüllendirilecek ve bir sezon daha moda sahnesinde kalmaya hak kazanacak.

Fiyonk: Fiyonkların efendileri Alber Elbaz ve Giambattista Valli her kurdeleye bir fiyonk atıyor. Fiyonklar da dokundukları her kıyafet ve aksesuara bir tutam neşe katıyor. Minnie Mouse’un izinden yürümek isteyenlerin fiyonklarına puantiyeler eşlik ediyor.

Grafik desen: Geometriyle modanın kesişim kümesinde yer alan grafik desenler tuniklerden elbiselere kadar her yerde. Tasarımcılar yine 1960’ların topraklarına ayak bastı ve cesur desenleri kıyafetlerin üzerine taşıdı.

Havuç pantolon: “Skinny jean’den sonra bu da mı gelecekti başımıza?” dediğinizi duyar gibiyim. Modanın sağı solu belli olmuyor işte. Havuç gibi görünmeyi göze alıyorsanız bir 80’ler klasiği havuç pantolonları gardırobunuza davet edin. Kibrit çöpü gibi görünmek isteyenler skinny jean giymeye devam edebilir.

İnci: ‘Breakfast at Tiffany’s’ filminde Audrey Hepburn’ün giydiği siyah Givenchy elbiseye eşlik eden, Coco Chanel’in de ayrılmaz parçası olan inciler her daim zarafet simgesi. Bu sezon bluzların üzerinde bile yer alan inciler sizi Audrey Hepburn kadar zarif olmaya davet ediyor.

Jarse: İkinci Dünya Savaşı’ndan önce sadece erkek iç çamaşırlarında kullanılan jarseyi kadınların moda sözlüğüne sokan Coco Chanel’e çok şey borçluyuz. Jarse elbiseler Coco Chanel’in hükümdarlığından bu yana moda sahnesinde yer alıyor.

Kakül: Sezon defilelerinde kakülsüz bir manken bulmak neredeyse imkansızdı. Chanel’den Bottega Veneta’ya kadar birçok markanın reklamında da kaküllü modeller arz-ı endam etti. Kaküllü saçlar ve kocaman gözlüklerle sezonun ruhunu yakalayın.

Lame: Gezegenimizin etrafında bir seyahata çıkacak olsanız kıyafetlerinizde kullanacağınız renklerin başında lame gelirdi kuşkusuz. Bu sezon, size gezegenler arası seyahat fırsatı sunmasa da lame rengi doya doya giyme fırsatı sunuyor. Lame aksesuarlar ve kıyafetlerle gökyüzündeki yıldızlar kadar parlak olacaksınız.

Maryjane: 3 yaşındaki bir kız çocuğunun da, 30 yaşındaki bir kadının da giyebileceği tek ayakkabı modeli Maryjane’ler, üzerlerindeki bantlarıyla hem oyunbaz, hem de şık. Miu Miu’nun lame Mary Jane’lerini istiyoruz!

Neon renkler: Disko dönemi 80’ler bu sezon moda tasarımcılarının peşini bırakmadı. Koleksiyonlarında neon renkleri ağırlayan modacılar Jil Sander, Dolce&Gabbana ve Christopher Kane oldu. Karanlıkta kaybolmanızı önleyecek bu renkleri giymeden önce ‘Flashdance’i bir kez daha izlemeyi unutmayın.

Organik kıyafetler: Organik ürünler buzdolaplarından sonra gardıroplara da giriyor. Bu demek oluyor ki sağlıklı beslenme konusunda hassas olanlar artık sağlıklı giyinmeye de başlıyor. “Tüketiyorum ama çevreyi koruma bilincim gelişmiş” diyenlerin yeni favorisi organik kıyafetler sezonun en çevre dostu tüketim ürünleri.

Örgü bikini: Anneannenizin yaptığı iğne oyalarını ve dantellerini hatırlayın. Bu hassas ve masum detaylar bu sezon bikinileri süslüyor. Anneannenizin kapısını çalmaya ne dersiniz?

Puantiye: Puantiyeler boyutlarına göre üzerlerinde yer aldıkları kadınları çocuksu veya kadınsı gösterme becerisine sahip. Bu sezon minik puantiyeler Marilyn Monroe gibi hissetmek isteyenler için, büyük puantiyeler ise Minnie Mouse ruhlulara.

Rugan: Sezonun jelibonlar kadar parlak dokusu ruganın her rengi ayakkabı ve çantaların üzerindeki yerini aldı. Hep bir ağızdan “Elveda deriler, yaşasın rugan!” diyoruz.

Sigaret pantolon: Bacakları upuzun gösterme konusunda son derece başarılı olan sigaret pantolonlar hacimli tunikler ve bluzların en yakın arkadaşları. Paçalara doğru iyice daralan bu pantolonlar moda sözlüğünde kürdan kelimesinin yerine kullanılıyor.

Şeffaf çanta: Bu çantaların içi dışı bir. Deri çantaları protesto eden şeffaf çantalar, sezonun en çok kullanılan farklı materyalleri plastik ve PVC’nin zaferini de kutluyor.
Trapez elbise: Bu elbiseyi giydiğinizde trapez yapanlar gibi bir ipin üstünde yürümeyi başaramayacaksınız tabii ki. Ama sezonun en hacimli elbise modelini giyiyor olmanın haklı gururunu yaşayacaksınız. Koleksiyonunu trapez elbiselerle dolduran Giambattista Valli’ye teşekkürü bir borç biliriz.

Uçuş uçuş elbise: Bu sezon esen elbise rüzgarı hepinizi biraz daha romantik ve feminen olmaya davet ediyor. Şifon ve ipekten uçuş uçuş elbiselerinizin üzerine ister bir demet çiçek, ister bir tutam puantiye ekleyin.

Volüm: Çilekli pastanın kremasını yerken suçluluk duymayı bırakın artık. Çünkü volümlü kıyafetler imdadınıza yetişerek aldığınız her gramı gizliyor. Sezonun kadınlara en güzel armağanı volüm, elbiselerden bluzlara kadar her yerde.

Yüksek bel: Belleri yukarı çekmenin vakti geldi. Yüksek bel pantolon ve eteklerle bacaklar uzuyor ve vücut kum saatine dönüşüyor. Düşük bel de neymiş?

Zebra: Vahşi kedi leoparın desenine alternatif olan zebranın siyah beyaz deseni hem monokrom, hem de vahşi doğa sevenlerin yüzünü güldürüyor. Hayvan baskılarıyla Afrika’nın ayak seslerine kulak verin.

Ders boyunca uslu uslu oturup modayı can kulağıyla dinlediniz. Modanın alfabesini sökmek için elinizden geleni yaptınız. ‘Moda’ca konuşmayı öğrenenler yıldızlı pekiyi almayı hak etti. Teneffüs zili çaldığına göre dersimiz burada sona eriyor. Ev ödevinizin alışverişe çıkmak olduğunu söylememe gerek yok herhalde.

11/05/2007

Ve tanrı kadını yarattı


Kadınlar mayonun iki parçalı minicik hali bikiniyle tanıştığında yıl 1946’ydı. 1951 yılındaki kainat güzellik yarışmasında giyilmesi yasak olan bu minik mucizenin herkes tarafından kabul görmesi 1957 yapımı Brigitte Bardot filmi “Ve Tanrı Kadını Yarattı” sayesinde gerçekleşti. Sezonun bikinilerini üzerimize giyip Bardot’ya şükranlarımızı sunuyoruz.

19. yüzyılın sonlarına kadar kadınlar, “Eyvah bikini, mayo giyme mevsimi geliyor! Kilo vermem gerekiyor” diyerek ilkbahar boyunca korkulu rüyalar görmezdi. Vücudu açıkta bırakan plaj kıyafetleri giymek ve bronzlaşmak avam karşılanırdı. 1920’lerde kadınların özgürlük savaşçısı Coco Chanel sayesinde güneşlenmek moda olunca kadınlar fazla iddialı olmayan mayolar giymeye başladı. Vücut çok fazla açıkta bırakılmamak şartıyla mayo giyilebilirdi. Mayonun iki küçük parçaya bölünmesi 1946 yılında gerçekleşti. Adını üzerinde nükleer bomba deneyleri yapılan Pasifik okyanusundaki Bikini adasından alan bikiniyi icat eden Fransız mühendis Louis Reard moda sözlüğüne yeni bir sözcük eklemiş oldu ve kadınların plaj alışkanlıkları yavaş yavaş değişmeye başladı. Hollywood yıldızlarının bikinileriyle arz-ı endam ettiği filmler sayesinde bikini beklediği üne kavuştu.
Günümüzde bikini ve mayolar o kadar çeşitlendi ki artık her vücut tipine uygun modelleri bulmak mümkün. Bir tutam bikiniyle bir tutam mayonun karışımından oluşan mayokiniler hayatımıza girdiğinden bu yana seçenekler daha da arttı. Seçenekler artmış olsa da plaj kıyafetleri almak için çıkılan alışverişler hala birçok kadının tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Alışveriş öncesi önerilerimi aklınızın bir köşesine yazmak işinizi kolaylaştırabilir. Vücudunuzun gizlemek istediğiniz bölgelerini koyu renklerle, ortaya çıkarmak istediğiniz bölümleri de parlak renkler yardımıyla vurgulayabilirsiniz. Beli kalın olanlar düşük belli modelleri tercih etmeli. Göbek problemini ise yüksek belli bikinilerle çözebilirsiniz. Kusurlarınızı örtmeye çalışırken fazla kapalı bikinilere yönelmeyin. Bu sizi olduğunuzdan daha iri gösterir.

03/05/2007

And God recreated woman


Has the image of the thin woman sustained by the media, advertisement world and the trinity of slimming-diet-fitness demolished? According to Cemil Ipekci, fashion has started to take on the shape of the rounded figured woman.

I want to buy the cake that’s winking at me from behind the patisserie’s window. I ask myself “Do you know how many calories there are in this cake?” The hardest thing to decide is to eat or not to eat. I am about to make my choice in favour of not eating and decide to go. But suddenly I notice the fluffy white cream of the cake adorned with large, bright red strawberries. I loiter in front of the patisserie trying to overhear the conversation between the cream and strawberries. The cream is complaining to the strawberries: “This never used to be the case. A woman, seeing us inside a cake would buy without hesitation. Here is another dithering customer! With pencil and paper in her hand she is trying to calculate calories. Presumably women just don’t like us anymore!”
Don’t tell me that it’s only cream talking. Don’t you see how good it is as an observer? It observes lots of women that come to the patisserie who just watch the variety of cakes in which it is also present and arrives at a conclusion. It even goes further and creates a motto: “Good bye Marilyn Monroe, long live Kate Moss!”
All along the way I think about what the cream has said. It seems to be right. We women are just like automatons that are programmed to eat less and less and become thinner and thinner. Automatons that can instinctively calculate the amount of calories and fat in a piece of food as soon as they see it…
The only aim of this group of automatons is to be as skinny as models. That is why they run from one sports centre to another and try every diet list they come across. But if we consider the fact that a model’s weight is 23 percent below average it seems almost impossible to reach that objective. However, what differentiates women from the rest is their desire and steadfastness to achieve the most difficult of things. Those lovely cakes are just not able to sway a woman who, with all her ambition and determination, is heading for her target of being thinner. I’m sorry cream but this is the truth. Women are ready to give up eating all cakes, chocolates and delicious food in order to stay thin. So what makes women so obsessed with slimness? Do the media, advertisement and fashion industries go hand-in-hand and create the skinny image of woman? If we consider the victory of thinness over fatness in recent decades, this is exactly what happened.
Until the 19th century plumpness was a sign of beauty and prosperity. A woman’s weight was seen as the proof of her being a good housewife and mother. That is to say, plumpness was one of the indispensable elements of the woman who fitted into the conventions of society. On the other hand, slim women were not desired since they did not have fully grown images. At the beginning of the 1900s slender waists, wide hips and the architect of this image, the corset, were on the scene. Women had the hour glass appearance that they had longed for with these corsets that squeezed their bodies into shape. While these corsets made bodies thinner they also affected the internal organs and caused women to vomit. As a reaction to this depressing ideal the first anorexia cases were encountered during this period.
During the First World War as a result of economic reasons, women’s bodies became thinner. In post war period people began to eat plentifully and enjoy life in order to forget their sufferings. The 40’s and 50’s witnessed the victory of the ‘femme fatale’ image. Thanks to Rita Hayworth and Marilyn Monroe the fuller-figured female had a smile on her face. Men sighed at the sight of Marilyn and Rita. This meant that women could also be beautiful without being thin. Unfortunately, this belief did not last long. The world of fashion met Twiggy in the 60’s and suddenly began to get slimmer. If she had lived 100 years ago no one would have noticed Twiggy, but all of a sudden she became an icon of the worlds of fashion and pop. Women had just one aim and that was to get thin. This trend has been hugely successful right up to the present-day. To stay thin women stopped eating. They vomit if they eat. Therefore, being on a diet turns out to be a life style for women. Today individuals who are obsessed with being thin are called permaxerics. These people are always on diet to stay thin even though they are actually thin.
Notwithstanding, there are some developments that will bring relief to lachrymose strawberry cakes. Of course, diet lists and tips for being thinner are still of great importance for women. However, according to the claim that is made nowadays, women’s sizes are proceeding towards 42! Cemil Ipekci who is one of the advocates of this claim, argues that fashion has started to take on the shape of the round-figured woman. İpekci is quite sure that there won’t be an era in the future like the one that glorified Twiggy. However, if you ask us, the magazine editors, the era that equated plumpness with beauty is now left on paintings and in the history books. The world revolves around thin and fit women. And it will continue to do so.

Womanish Circumstances
Famous fashion stylist Camil Ipekci thinks that women will have a happier and more peaceful life due to the well-shaped trend.
I have heard that you were making an extensive research about women and types of women.
I have a research project in which I examine the changes that women’s body types have experienced throughout history. When we look at history, we see that women’s sizes were not 36-38 in the course of centuries. In fact, women of these sizes were not considered beautiful. But after the First World War there was a slimming of bodies. At that time economic crises, poverty and hunger affected the whole world and made women and the fashion world thinner. The female body turned out to be minimalist not because of fashion, but because of economic circumstances. Moreover, women wearing jackets coincided with this period. Most women wore their husband’s jackets because they couldn’t find anything else to wear. With wearing jackets they performed masculine roles in the workplace.
How come this slim image of women created by economic conditions turned out to be the norm?
During the 1960s skinny women became fashionable because of fashion stylist Mary Quant and Twiggy. This fashion trend that dictated women be a size 36, or even a 34, caused lots of psychological problems. The reason being is that this trend is against the nature of women. We see that women can be size 34-36 up until their 20s. However, very few of them can stay ‘naturally’ 38 between their 20s and 30s. Especially after giving birth and passing into her 40s, the normal size of a woman is between 40 and 42. Therefore, we can say that a woman’s ‘real’ size is not 36, but 38-40. After a certain age it becomes 42. It is especially hard for Mediterranean woman to stay a 36.
Will the reign of the size 36 women that has been ruling since the 1960s end?
All around the world Hollywood stars are defined as idols. Most of these idols have recently appeared with their 40 or 42 sized bodies. Their outfits are designed to reveal the curved shape of their bodies. It is clear that fashion has started to take on the shape of the round-figured woman. I think this brings women together with their true selves. The ideal of 36 sized women is losing its importance.
Are we going to see well-shaped models in your fashion shows?
I like slim women on the catwalk. But I don’t want to see my designs only on them. In my coming fashion shows I want to dress up thin and plump models with garments that are appropriate for them.
It is not that easy to demolish the skinny image of women that is held on to by the million dollar diet-fitness sector. What do you think about this?
Idols constitute an important criterion in this issue. Women see the idols becoming fat. So they begin to give up their obsession with thinness. As a matter of fact being always on a diet makes women unhappy and troubled. Besides, I think fitness is crucially important and I know that the diet-fitness sector will never be destroyed. As time goes by people will indulge more in sports and give greater importance to healthy nutrition. I am sure about one thing: In the future there won’t be another period like Twiggy’s.

21/04/2007

Discovery of exotic

MYSTERY AND EXOTICISM THAT DISTANCE HIDES INSIDE ALWAYS CREATE AN IRRESISTABLE DESIRE IN HUMAN BEINGS TO DISCOVER THAT WHICH IS FAR AWAY. THROUGHOUT HISTORY EXOTICISM, WHICH IS THE SYMBOL OF STRANGENESS, ATTRACTIVENESS AND FOREIGNNESS, SOWED SEEDS OF CURIOSITY IN THE HEARTS OF PEOPLE TRAVELLING FOR DISCOVERY.

Westerners who relate the concept of “other” to mystery and exoticism had the chance to display their development with these voyages. The discovery of exotic countries came to help the West, which always needed to create the “other” in order to define itself. I hear Westerners who encounter the primitive tribes in the lands that they discover saying: “Look at them! They don’t even know how to talk. Let’s take these people to where we live so that they can all see how developed we are!” These people, who had worthy characteristics such as being untouched and free from corruption, were unaware that they had been labelled as exotic. They were carried away to fairs in Europe and America and exhibited there. Millions of curious eyes examined them like they would view various kinds of animals in a zoo. These ‘human fairs’ were established at the beginning of the 19th century and they were more popular than zoos at that time because they gave the opportunity to people to see something wondrous and different. People who encountered these ‘primitives’ for the first time at these fairs were astonished and praised Darwin’s theory of evolution. Every visitor left these fairs a little bit confused, but nevertheless satisfied. Everything was just like they had expected. Western people who fit better to the environmental conditions successfully passed from the filter of natural selection and provided the formation of new generations. They didn’t have any doubt that the West was the symbol of development and the primitive people of exotic countries were the sign of backwardness.
The first exotic
Even though the concept of exoticism that was came into use for the first time at the beginning of the 19th century acquired different meanings with changing social and cultural dynamics, it was generally used to define less developed communities. But after each inch or terrain was discovered and the world turned out to be a small village, it became almost impossible to define and find the distinct and exotic. Differences that were formerly called primitivism came to acquire new meanings with postmodernism. Therefore, the concept of exoticism shed itself of the negative connotations that were associated with it. Baudrillard, who is a prominent French intellectual of this post-modern era, defines exoticism as the sharp and sudden perception of an eternal disagreement, rather than an ordinary foreignness or touristic fantasy. Let’s now take a trip to the exotic lands which are history’s symbol of primitivism and today’s symbol of uniqueness.
Shores of the ocean
An endless clear blue sky, a boundless sea that looks like an enormous aquarium covered with a coral reef, pearl-white sands and huge palm trees… This scene is like seeing a mirage in the desert for most people. But for the jet-set of the world and rich tourists it represents a scene of a play that they themselves are the leading actors and actresses in. They are so pleased to perform this play on the exotic islands that are on the shores of the ocean that they experience this authentic practice every year. The ones who escape from the artificiality of city life and have a holiday in Hawaii, the Caribbean, Maldives, Seychelles or Bahamas feel a freshness that is just like the taste that a natural fruit juice leaves on the lips. Thus, this feeling of freshness accompanies them in their journeys which are the antidotes of modernism. Natural and untouched are widely accepted for these people who try to get away from the speed and intensity of city life. Doesn’t it seem like an ironic search on the part of the people of developed countries who throughout history relate being ‘untouched’ to primitivism? Members of the bourgeois class now willingly go to the lands where people that they formerly defined as primitive are living. But, it is wrong to explain their choices simply as an escape from modernism. Nowadays, the concept of exoticism is associated with uniqueness and naturalness and this is another push factor for them to visit these holiday paradises.
Aloha
Are people living in these exotic countries happy with the transformation of their lands into holiday paradises? Most of us have a picture in our minds of these places in which there are indigenous people that welcome the tourists with their own distinct smile saying: “Aloha!” This scene, which is right out of the movies, makes it difficult for us to believe that in the past people living in exotic lands struggled to protect their lands from Westerners. However, the legend that is told about Tainos natives shows that indigenous people who entertain millions of tourists today were not very hospitable to Westerners in their first visits. It is hard to guess whether or not Tainos natives who were living in Las Galeras - the largest island of Caribbean where Christopher Columbus first stepped onto the “New Continent”- were trying to protect their naturalness while struggling with the invaders coming form the “Old Continent.” But, according to the legend, during the whites’ invasion of the island the sky was covered with pitch black arrows. In order to reflect this struggle one of the beaches of this island was called The Beach of Las Fleshas (The Beach of Arrows).

14/04/2007

Nil'in harikalar diyarı

Gelmiş geçmiş en ünlü ikon ve rol model Barbie, Nil Karaibrahimgil’le buluşup tacını bir günlüğüne Nil’e devretti. Barbie Nil’in harikalar diyarına bir yolculuk yapmaya ne dersiniz?

Barbie’nin Nil’le buluştuğu gün Nil’in heyecanına ortak olmak üzere ekipçe stüdyodayız. Yüzyılın en şaşaalı isimlerinden birini karşılamak kolay değil elbette. Hepimiz en az onun kadar kusursuz görünmek için birbirimizle yarışıyoruz. Küçükken Barbie’leriyle oynamayı hiçbir şeye değişmeyen Nil için Barbie’yle buluşmak bir rüyanın gerçeğe dönüşmesi anlamına geliyor. Nil’in nasıl bir Barbie olacağını o kadar merak ediyoruz ki bir an önce kıyafetleri seçmeye başlıyoruz. Barbie’yi ‘Nilleştirmenin’ zamanı gelmiş oluyor. Zaten Nil de “Barbie’nin içinden Nil’in fırlaması lazım” diyerek nasıl bir Barbie olacağı konusunda ilk ipuçlarını veriyor bize.

Huzurlarınızda Barbie Nil
Nil’i Barbie’ye dönüştürme projesinin ilk adımı saç ve makyajla atılıyor. Nil, Barbie’yi kendine benzetmek için yapacaklarını tasarlıyor kafasında. Makyajı yapılırken “Eskiden çillerimden nefret ederdim. Şimdiyse bayılıyorum. İnsan ne kadar değişiyor” diyor birdenbire. Barbie’nin temsilcisi olduğu kusursuz güzellik ekolünün takipçisi olup olmadığını sorduğumda “Kusursuz güzelliği hem arıyorum, hem aramıyorum. Her kadın gibi ben de kendimi güzel görmek istiyorum fakat bir yandan da güzelliğin artık çok tüketilmiş bir kavram olduğunun farkındayım. Anti-estetiği kusursuz güzelliğe yeğlerim. Vitrinde duruyormuş gibi olmayı sevmiyorum” cevabını alıyorum. Annesinin küçükken kaşlarını almasına izin vermediğinden bahsediyor. “Ne zaman cımbızı elime alsam koşa koşa gelir kaşlarımı almamın yasak olduğunu söylerdi. İyi ki de öyle yapmış” diyor ve annesine sesleniyor: “Anne üzerinde ‘Shut Up’ yazan bandı getirir misin?” “İşte Barbie’nin ‘Nilleşmeye’ başladığı an” diye geçiriyorum içimden. Saçları yapılırken kafasına takılan beyaz saç bandının üzerine ‘Shut Up’ bandını yapıştırıyor. Ardından üzerine giydiği kocaman fiyonklu elbisesiyle sabırsızlıkla açılmayı bekleyen bir hediye paketini andırıyor.
Fotoğrafları çekilmeye başladığı anda kameranın kadrajına Nil’in farklı yüzleri yansıyor. Stüdyoda sürekli değişen yüzüyle bizleri şaşırtan Nil, Barbie gibi daima farklı rollere bürünmediğini söylüyor. “Her yerde aynı insan olmaya çalışıyorum. Farklı rollere bürünmeyi kaldırabilecek bir yapım yok. Arkadaşlarımın arasında nasılsam konserlerimde de öyleyim aslında” diyor.
Farklı rollere bürünmese de onun Barbie gibi yaşsız kadınlardan biri olduğunu düşünüyorum. “Keşke yaşsız olsam. Ruhen kendimi 13 yaşında gibi hissediyorum. Arada bir 60 yaşındaymış gibi hissettiğim dönemler de oluyor ama genelde çocuk ruhlu bir kadınım” derken gözlerinde o çocuk ruhun hınzır bakışlarını yakalıyorum.
Nil’in hınzır bakışlarına yüzünden eksik olmayan gülümsemesi eşlik ediyor. Gülmeyi ve güldürmeyi çok sevdiğini söylüyor. “Bazen negatif duygulardan kaçarken pozitif ve güler yüzlü bir insan oluyorum. Çok neşeli görünüyorsam o ruh halinin negatif yöndeki uzantısı da muhakkak vardır” sözlerini duyunca Nil’in bol ironi sosuyla süslü şarkılarının sırrını çözüyorum. ‘Evlenmek Gerek’ parçasında bir yandan “Gözyaşlarıyla sulanmam, evlilik benim solmam gerek” diyordu, bir yandan da “Şimdi benimle kimler evlenmek ister, canım hem yuva kurmak, hem eğlenmek ister” diye haykırıyordu.

İroni kraliçesi

Nil şarkılarındaki mizah ve ironinin yaşadığı harikalar diyarına açılan kapı olduğunu söylüyor. “Bazen bu şarkıyı benden başkası yapmış olsaydı kıskançlıktan ölürdüm diyorum kendi kendime” diyecek kadar da açık sözlü. Bizleri harikalar diyarına biraz olsun yakınlaştırmak için ilk albümümün adını ‘Nil Dünyası’ koyan Nil, “Kendi dünyamdan yayın yapmayı kafama koymuştum. Yaptığım yayında o dünyanın havasına, suyuna ve atmosferine sadık kalacağıma dair söz vermiştim kendime” diyor. Nil, harikalar diyarının özüne o kadar sadık kaldı ki herkes burada neler olup bittiğini merak eder oldu.
Şubat ayında Londra’da verdiği ilk konserde Carling Academy Islington’a gelenler de bu diyarı merak edenlerdi. “Konsere gelenlerin tamamı Türklerden oluşmadı. Yabancıların müziğime nasıl tepki verdiğini görmüş oldum. Ayrıca, Natacha Atlas’la düet yapmak harikaydı.” diye bahsediyor bu konserden. Nil’in İstanbul dışında yaşayabileceği tek yer Londra olduğu için bu konserin Nil için ayrı bir önemi var. Londra’nın kendisini besleyen ve ona iyi davranan bir şehir olduğunu söylüyor. Ayrıca, bu şehre duyduğu aşkın karşılıksız olmadığının da farkında. “Onun da beni sevdiğini hissediyorum” diyor kocaman gülümsemesiyle. Londra’ya çok sık gidip gelmesini şehrin havasını sevmesine bağlıyor. “Çok dışa dönük bir insan olmama rağmen Londra’nın yağmurlu havası ve içine kapanık insanları bana iyi geliyor. Her gittiğimde ruhum arınıyor” diye bahsediyor kocaman bir beslenme çantasına benzettiği şehirden.

Sürreal bir karakter

Nil’in şarkı sözlerinde ve yazılarındaki spontane üslubunun konuşmasına da yansıdığını fark ediyorum. Bu spontane hali onu, sürrealist ressamlar Salvador Dali’yle Rene Magritte’in ortaklaşa yaptığı bir resim gibi algılamama neden oluyor. Tıpkı onların resimlerinde olduğu gibi Nil’in görüntüsü de akla ters düşen düşsel bir ortamda yer alıyor. Nil, Dali ve Magritte’in bilinçaltından gelen düşüncelerini özgürce resmettikleri şövalede yer alan bir imge gibi adeta. “Kendimi sürreal bir karakter olarak görüyorum gerçekten de” diyor. Kendisini böyle tanımlayan Nil’in şarkılarını ve yazılarını bilinç akışı yöntemiyle yazdığını duyduğumda hiç şaşırmıyorum. “Spontane olmak çok önemli benim için. Bir şeyi yazarken yarısında duraklarsam korkuyorum. İlhamımın beni ziyaret etmesi çok güzel oluyor. O zaman benden çok, ilhamım yazıyor. Hayatta en korktuğum şeylerden biri o spontan ilhamın kaybolması” diyerek ilhamıyla arasındaki ilişkiyi anlatıyor.
Spontanlığı sayesinde çekimin atmosferini de değişiyor. Her fotoğraf karesinde Barbie’ye kendinden bir şeyler ekleyerek yer alıyor Nil. Çekime gelirken yanında getirdiği iki büyük el çantası sürprizlerle dolu hediye paketlerini anımsatıyor bana. O her kıyafet değiştirdiğine el çantalarından fotoğraf karesinde “Nil!” diye bağıran bir aksesuar çıkıyor.
Kıyafet değişikliklerinden sonra ilk fikrini aldığı kişi annesi oluyor daima. Nil’in hayatında annesinin çok farklı bir yeri olduğunu fark ediyorum. “Benim için en iyisini düşünen ve tüm kaprislerimi çeken tek insan o. Hazır o da gençken, aynı şeyleri beğenip, aynı müzikleri dinleyip, aynı dergileri okurken mümkün olduğu kadar birlikte vakit geçirmeye çalışıyoruz” diyor. Etrafına enerji saçan bir insan olmasını annesi, babası ve kardeşine borçlu olduğunu söylüyor. “Ailem tarafından çok sevilerek ve şımartılarak büyütüldüm. Beni şımartırlarken kendimi çok fazla ciddiye almamam gerektiğini de öğrettiler” diye söz ediyor ailesinden.

Melodik aile
Küçükken evde sürekli şarkı söyleyen babasının sesini duyan Nil’in en yakın arkadaşları melodiler olur. Daha anne karnındayken duymaya başladığı tınıların onu hiç yalnız bırakmadığı söylüyor. Şu anda melodilerin kolaylıkla aklına gelmesini babasına borçlu olduğunu düşünüyor. Bazen yarattığı şarkıları “Allahım bu şarkıyı bana yolladığın için çok teşekkür ederim. Onu en iyi şekilde söyleyeceğime ve konserlerde en iyi şekilde temsil edeceğime söz veriyorum” diyecek kadar çok seviyor. Dikkatli dinleyen birinin şarkı sözlerindeki hafifliğin altında çok büyük bir ağırlık olduğunun farkına varabileceğini söylüyor Nil.
Küçükken evde dinlediği tüm şarkıların kendini geliştirmesine yardımcı olduğuna inanıyor. Evde Orhan Gencebay da opera müzikleri de dinlediklerini söylüyor. “Peki ya Madonna?” diyorum Madonna’ya olan hayranlığını şarkı sözlerine döken Nil’e. Gözleri parlayarak başlıyor Madonna’yı anlatmaya. “80’lerde ben büyürken patladı Madonna. Onun yaptığı her şeyden çok etkilendim. O, dünyadaki bütün kadınlar için kendini yenilemeyi ve değiştirmeyi sembolize eden müthiş bir isim. Daima bizleri şaşırtmasını seviyorum” diyor.
Madonna’nın hep bir farklılıkla karşımıza çıkması gibi Nil de daima sürprizler yapıyor bizlere. “İnsanlar ünlü oldukları zaman tutarlı olmaları gerektiğini düşünüyorlar. Bense albümlerimde tutarsız olmaya çalışıyorum. Üç albümün de çıkış parçaları birbirinden çok farklı. Kendimi tanımsızlaştırmaya çalışıyorum” diyor. Ayrıca büyüdükçe değiştiğini ve yaşadığı değişimlerden de mutlu olduğunu söylüyor. Daima değişim içinde olursa kendisinin de, onu sevenlerin de sıkılmayacağını düşünüyor.

Evin şımarık kızı büyüyor
İlk albümünde sevgilisinin aşkı ona iki beden büyük gelen kız çocuğu Nil’e ne olmuştu da ikinci albümde “Çocuk da yaparım, kariyer de” demeye başlamıştı? Şarkılarına baktığı zaman büyümeye başladığını gördüğünü söylüyor. “Birinci albümden ikinci albüme kadar olan süreçte büyüdüm. Tükürdüklerimi teker teker yaladım. 10 sene sonra neler söyleyeceğimi ben de çok merak ediyorum” diyor gülerek.
Eskiden çok daha patavatsız olduğundan dem vuruyor. “Artık birine kızmadan önce iki kere düşünüyorum. Empati kurmaya başladığımı fark ettiğim zaman büyüdüğümü anladım. Mesela, eskiden arkadaşlarımla bir araya geldiğimde sadece ben konuşurdum. Şimdi onları dinlemeyi de öğrendim. Bu da büyüdüğümün bir başka göstergesi” diyor.
Büyümek Nil’in evlilik ve çocuk sahibi olma konusunda daha fazla kafa yormaya başlamasına da neden oldu. “Nasıl bir anne olacağım konusunda hiçbir fikrim olmamasına rağmen çocukları çok seviyorum. Bir yandan çok korkutucu buluyorum çocuk sahibi olma fikrini ama bu konuda incelemelerde bulunmaya başladım. Çocuklu arkadaşlarımı ziyaret ediyorum. Geçen gün uzun süredir görmediğim iki tane kızı olan bir arkadaşımın evine gittim” diyerek evlilik konusundaki düşüncelerini paylaşıyor benimle.

Nil modası
Büyüse de değişmeyen tek şey var Nil’de, o da alışveriş ve modaya olan düşkünlüğü. Çekim boyunca Barbie’ye kendinden bir şeyler katarak Barbie’nin kendisine devrettiği tacı en iyi şekilde taşıyan Nil, tıpkı onun gibi kıyafetlere bayılıyor. Bunun için de kendini bir mimari proje gibi tasarlamayı sevdiğini söylüyor. “Her gün ne giyeceğini uzun uzun düşünen insanlardan değilim. Özellikle konserlerin öncesinde ne giyeceğimi tasarlıyorum ve bunu yapmayı da çok seviyorum” diyor.
Çok farklı renkler, kıyafetler ve aksesuarları bir arada kullanarak nev-i şahsına münhasır bir tarz yaratan Nil’in giyim zevkinin kardeşinin alay konusu olduğunu öğreniyorum. Kardeşi “Gardıroba girip, içinde son hızla dönüp, üstüne yapışan şeylerle sokağa çıkıyorsun. Portmanto gibisin” diyor Nil’e.
Kardeşinin portmantoya benzettiği Nil’in kendine özgülüğünün sırrı moda olan şeyleri giymekten köşe bucak kaçıyor olması. Ayrıca, dikkat çekmeyi çok seviyor ve “Bunun ünlü olmamla alakası yok. Görsel anlamda dikkat çekmek her zaman hoşuma giderdi” diyor. Hüseyin Çağlayan, Martin Margiela, Alexander McQueen, John Galliano ve Vivienne Westwood’u çok beğeniyor. Christopher Kane, Ashish ve Manish Arora gibi yıldızı yeni parlayan moda tasarımcıları da takip ettiğini söylüyor.