20/02/2008

MUTLULUK YOLCULUĞU


Kemerlerinizi bağlayıp koltuklarınızı dik duruma getirin. Sizleri 1950’lerden günümüze mutluluk tasvirlerinin gösterdiği değişime tanık olacağınız bir yolculuğa çıkarıyoruz. Yolculuk boyunca her dönemde mutluluğa atfedilen anlamların nasıl şekilden şekle girdiğini görme şansına sahip olacaksınız.

Seda Yılmaz

İki ölçek sağlık, bir kaşık para ve üç avuç dolusu aşk karıştırılarak elde edilebilir mi mutluluk? Bu kıvamı tutturanlar bir ömür boyu mutlu yaşayabilirler mi? Tarifinin göreceliliğinden dolayı her insanın mutluluk tanımı farklı olagelmiştir. Sosyal, ekonomik ve kültürel koşullar da insanların her dönem mutluluğu tarif etme şekillerini etkilemiştir. Şimdi her dönemden bir tutam mutluluk tarifi alarak mutluluğun resmini çiziyoruz.

1950’ler
50’lerle birlikte II. Dünya Savaşı boyunca sıkılan kemerleri gevşetme zamanı gelmiş oldu. Savaşın yarattığı ümitsizlik ve mutsuzluk bulutları dağılmalıydı. İnsanların, savaşın üzerlerinde bıraktığı depresif ve karamsar ruh halinin izlerini silmeleri tüketimle tanışmalarıyla gerçekleşti. Mutluluğun sırrı tüketmek, tüketmek ve daha çok tüketmekte gizliydi. İngiltere başbakanı Harold Macmillen hiç bu kadar iyi bir dönem yaşamadıklarını söylüyordu. Kısıtlamalarla geçen savaş yıllarının ardından bollukla tanışmanın tam sırasıydı. Henry Ford’un, seri üretimle yarattığı Ford marka arabalar, seri üretimin can dostu seri tüketimin ufukta göründüğünün habercisi oldu. Buzdolabı, elektrikli süpürge ve televizyon gibi bilumum aletin seri şekilde üretilmeye başlaması Ford’un dahiyane icadı montaj bandı sayesinde gerçekleşti. Oyuncak bebekleri andıran ve yüzlerine yapışmış olan gülümsemeleriyle daima mutluymuş gibi görünen ev kadınları, banliyölerdeki müstakil evlerinde evcilik oynar gibi hayatlar sürüyorlardı. Kadınlar için mutluluk demek, kocaları ve çocuklarını mutlu etmek demekti. Oynadıkları mutluluk oyunundan bunaldıklarında ‘annelerin minik yardımcısı’ olan Valium adlı antidepresandan yutmaları yeterliydi. Evcilik oyunlarının sahnelendiği evlerde yaşayanları hipnotize etmek televizyonun göreviydi. Amerika’da 50’lerin başında 3,1 milyon olan televizyon satışları beş yıl içinde 32 milyona ulaştı. Televizyonun yarattığı konformist toplulukların antidotu 50’lerin sonunda ortaya çıkan Beat jenerasyonu oldu. Varoluşsal sorular soran avangart Beat’lerin ve asi rock’n’roll gençliğinin mutluluk tanımlamaları ailelerininkinden çok farklıydı. ‘Gençlik depremi’nin gerçekleşmesi kaçınılmazdı.

1960’lar
Gençler, dünyanın merkezinde yer almaya başladıkları için 60’larda önemli olan onların mutluluğu ne şekilde tanımladıklarıydı. Londra’da, mini eteği icad eden Mary Quant ve androjen görünümlü model Twiggy’nin öncülüğünde başlayan gençlik sarsıntısının etkileri Atlantik’in diğer kıyısına ulaşmakta gecikmedi. Pop art sanat akımının haşarı çocuğu Andy Warhol ve stüdyosu Factory’nin sıra dışı müdavimleri Amerikan gençliğinin sesi oldular. Dönemin Vogue dergisi editörü Diana Vreeland, Londra’da başlayan bu sarsıcı hareketi ‘youthquake’ olarak adlandırdı. 50’li yılların tutuculuğu yerini özgürlüğe bırakmaya başlamıştı. Bunun için de seksten modaya birçok alanda büyük devrimler gerçekleşmesi şaşırtıcı değildi. Gençlerin mutluluk kaynakları, müzik, uyuşturucu, seks ve modaydı. Beatles üyelerinden John Lennon’ın, grubun İsa’dan bile daha popüler olduğunu söylemesi, ‘Beatlemania’nın tüm dünyayı sardığının göstergesiydi. Doğum kontrol hapı, tüm kadınların yüzünü güldürerek sekste özgürlük döneminin miladı oldu. 50’lerde kadınların eldiven ve şapka takmadan sokağa çıkmaları tahayyül edilemezken 60’larda sokaklar mini etekli kadınlarla doluydu. Mutluluk, kadınların diledikleri gibi özgürce hareket etmelerinden başka ne olabilirdi ki? 60’ların sonuna doğru San Francisco’da ortaya çıkan aşk ve özgürlük çocukları hippiler, Vietnam Savaşı’na, orta sınıf değerlerine ve toplu tüketime karşıydı. Onların mutluluk anlayışına göre, herkesin maddi nimetlerinden arınarak Uzakdoğu’nun mistik öğretileri doğrultusunda yaşaması gerekiyordu. İlerleyen yıllarda materyalizme verilen önemin katlanarak artacağından habersizdi hippiler.

1970’ler
‘Ben’ dönemi olarak adlandırılan 70’lerde mutluluğa giden yol, bireylerin salt kendilerini düşünmelerinden geçiyordu. Bu dönemde, kişisel mutluluk her şeyden önce geldi. Bunda 1973 yılında yaşanan uluslararası petrol krizinin büyük etkisi vardı. Dünyanın Büyük Buhran’dan bu yana tanık olduğu en büyük ekonomik darboğaz, 50’li ve 60’lı yılların iyimser bakış açısını bir anda yerle bir etti. Sefahat ve refah yıllarının ardından yoklukla tanışanların yeni uğraşları can sıkıntısı oldu. Çalışacak bir iş bulamadıkları için hayatlarını sıkılmanın ve eğlenmenin üzerine kurmaya başladılar. Hiçliği savunan ve sisteme karşı duruşlarını sergilerken olaylar çıkaran punkçı gençler clublarda eğlenirken, hedonizm düşkünleri, Mick ve Bianca Jagger, Elton John, Liza Mineli, Andy Warhol, Halston ve Truman Capote’nin müdavimi oldukları New York’un ünlü diskosu Studio 54’un yolunu tuttular. Disko, tüm dünyada müzikten çok daha fazlasını ifade eder hale geldi. Zevk-ü sefanın simgesi olan bir hayat tarzını temsil etmeye başladı. 70’lerde bir yandan bireysellik önem kazanırken diğer taraftan kadınların ve eşcinsellerin hakları gibi konularda duyarlılık arttı. Erkek egemen toplumlarda bir kenara itilen kadınlar ve eşcinsellerin mutlulukları da son derece önemliydi.

1980’ler
Amerikan başkanı Ronald Reagan, İngiltere’nin ‘Demir Lady’si Margeret Thatcher’la el ele vererek mutluluk için bir formül yarattı. Bu formül, toplumların tüketim ve popüler kültürle uyuşturulmalarını öngörüyordu. Turgut Özal, kapitalizmin babalarının izinden yürüyerek serbest piyasa ekonomisine geçiş sayesinde Türkiye’yi daha önce hiç görmediği bir bollukla tanıştırdı. Mutluluk için tek bir şeye ihtiyaç vardı o da para, para, para. Ne kadar çok paranız olursa lüks ve gösterişçi tüketim toplumunun bir parçası olmanız o kadar kolay hale gelirdi. Amerika ve İngiltere’de ‘yuppies’ olarak adlandırılan genç şehirli profesyoneller, statülerini görünür kılan tüm lüks tüketim ürünlerine minnettardılar. Onlar için lüks olan her şey mutluluk kaynağıydı. Yuppie ‘klan’ı mensupları, hem giyim tarzlarıyla hem de dış görünümleriyle ‘halk’tan farklılıklarını ortaya koymalıydılar. Bu yüzden spor salonları, onların fit ve kaslı vücutlara kavuştukları ibadethaneleri haline geldi. Yuppie’ler kadar çok para kazanma ayrıcalığına sahip olmayan ‘sıradan’ gençlerin mutluluk haritasında 1981 yılında kurulan ilk müzik kanalı MTV, Commodore 64, lambada, break dance ve walkman yer aldı. 80’lerin aerobik kraliçesi Jane Fonda, “15 saatlik çalışmanın ardından eve gitmek yerine birkaç saat bale yaparak hem rahatlıyorum hem de kendimi mutlu hissediyorum. Bu mutluluğu da düzenli spor yaptığım için vücudumun salgıladığı endorfin hormonuna borçluyum” dediğinde spor, kadınların yeni mutluluk kaynağı haline geldi.

1990’lar
Teknolojik gelişmeler ve küreselleşmeyle birlikte dünyanın küçük bir köye dönüştüğü bu döneme, X jenerasyonu damgasını vurdu. 1965-77 yılları arasında doğanlardan oluşan bu kayıp kuşak, 90’lar boyunca mutluluk arayışı içindeydi. 16 Temmuz 1990 tarihli Time dergisi X jenerasyonundan, “Karar vermekte zorluk çekerler. Kariyer basamaklarını tırmanmaktansa Himalayalara tırmanmayı tercih ederler. Birkaç kahramana sahip olmanın dışında milli marşları ve kendilerine ait bir stilleri yok. Eğlenceyi arzuluyorlar ama dikkat süreleri televizyonun kumandasına bağlı olan zaplama süresi kadar kısa. Boşanmaktan ödleri koptuğu için evliliği erteliyorlar” diye bahsetti. İnternet kullanımın yaygınlaşmasıyla bu jenerasyon, mutluluğu sanal dünyada aramaya başladı. İzole bir yaşam sürerken hayatın anlamını bulmaya çalıştılar. Nirvana grubunun solisti Kurt Cobain, bu öfkeli gençliğin simgesi haline geldi. 1987 yılında piyasaya sürülen Prozac adlı antidepresan, 90’larda yapay mutluluğun yaratıcısı oldu. Tüm dünyada 38 milyondan fazla insan bu kerameti kendinde gizli ilaçla mutluluğu yakalamaya çalıştı. Popüler kültür de bir nevi Prozac gibiydi. İnsanları uyuşturarak mutluluk dağıtmak eğlence dünyasının iş oldu. Bu dünyanın ayrılmaz bir parçası olan ünlüler ve onların hayatları sıradan insanları mutlu etmek için yeterliydi. İnsanların tek istedikleri özendikleri hayat tarzlarına medya sayesinde daha yakın olmaktı. 90’ların sonuna doğru medya ve teknoloji daha da güçlenerek mutluluk dağıtan postacılara dönüştüler.

2000’ler
Milenyuma girmeden önce dört bir yanımız 2000’lerle ilgili kehanetlerle sarıldı. Korkulanların hiçbiri gerçekleşmese de içinde bulunduğumuz dönemde 11 Eylül 2001 tarihi dönüm noktası oldu. El Kaide’nin New York’un kalbi İkiz Kulelere yaptığı terörist saldırıyla birlikte yeni yüzyıla dair mutluluk umutları yıkıldı. Özellikle bu tarihten sonra insanlar kişisel gelişimle mutluluğun yakalanacağını düşünmeye başladılar. Reiki, meditasyon ve yogaya olan ilgi arttı. Kabala ve Scientology gibi alternatif spiritüel öğretiler önem kazandı. ‘Celebrity’ kültürü büyük bir canavara dönüştü ve ‘hiç kimse’ olarak adlandırabileceğimiz sıradan insanlar bile ünlü olmanın peşinde koşmaya başladı. Ünlü, ünsüz herkesin hayatına dair bir şeyler öğrenme açlığı dünyanın dört bir yanında yayınlanan ‘Big Brother’ yarışmalarıyla bastırıldı. Mutluluk buydu işte! Tek kullanımlık yıldızlar üreterek onları bir anda tüketivermek. Tüketimin hızına yetişilemez oldu. Hızlı tüketim, anlık mutluluklar için bire bir hale geldi. Teknoloji de tüketim kadar hızlı hareket eder oldu. Bizler, internet konusunda gelebileceğimiz son noktadayız diye düşünürken Bill Gates, 2000 yılında yaptığı açıklamada henüz internet çağının başlangıcında olduğumuzu söyledi. Gates’e göre ilerleyen yıllarda internet etkisini daha yoğun bir şekilde kendini göstermeye başlayacaktı. İlerde mutluluğu nerede arayacağımızı tahmin etmek güç. Tek dileğimiz, daha az popüler kültür bağımlılığı, daha az tüketim çılgınlığı ve daha az gençlik ve güzellik obsesyonunun olduğu bir dünyada da mutlu olmayı başarabilen insanlar görmek.
Mayadrom 07

03/02/2008

KÜÇÜK DÜŞLER BAKKALI


HELLO MY LOVE AŞK SİRKESİ
Yan etkileri: İlk kullanımda çok lezzetli gelse de, tadına doyamasanız da, her yemeğinize katmak isteseniz de, hızlı tüketiminin baş dönmesi, iştahsızlık ve mide bulantısı gibi etkileri olabilir. Acele etmeden azar azar kullanılması öneriliyor. Kafanıza dikmeye kalkarsanız aşkın, varlığı tartışılan ‘büyü’sü bozulur.

PİR-Ü PAK MUTSUZLUK ÇIKARICI DETERJAN
Kullanım talimatları: Size acı veren ‘an’ı bularak işe başlayın. Bu anın üzerine bir ölçek Pir-ü pak Deterjan’ı boca edin. Derinlemesine etki eden bu deterjan sayesinde suya bile ihtiyacınız olmadan acı veren ‘an’dan kurtulabilirsiniz.

XLEGO ŞİŞİR BENİ EGON ŞİŞSİN ÇİKLETİ
Kullanım şekli: Kendinize güveninizin eksildiği anlarda çiğneyebileceğiniz bu ciklet, egonuzun içine helyum gazı üflenmişcesine etki eder. Yaklaşık bir saat boyunca şişkin egonuz sizi havalandırır.

ŞEKŞEK ÇOCUKLAŞTIRAN ŞEKERLER
Talimatlar: Şek şek şekerini ağzınıza attığınızda seksek oynamak, ip atlamak ve saklambaç oynamak arzusuyla yanıp tutuşacaksınız. Evet, bu şekerlerle çocukluğunuza dönmeniz an meselesi. Ne kadar çok tüketirseniz o kadar geriye gideceksiniz. Aşırı tüketim halinde bebekliğe geri dönme tehlikesi mevcut.

SAKİNE ENDİŞE SAVAR SIVI DETERJAN
Kullanımı: Endişe kırıntılarının içinizde karıncalar gibi çoğalmasının önüne geçemiyorsanız Sakine Endişe Savar Sıvı Deterjan’ını ve Endişe Sil toz beziyle birlikte kullanın. Bu ikili beyninizin kıvrımlarına gizlenen en sinsi endişe parçacıklarını bile yok etme garantili. Ebediyen endişesiz yaşamak istiyorsanız beyninizin ‘Yeniden başlat’ tuşuna basın.

01/01/2008

Modanın devrimcileri: Etekler


Kadınların özgürlüklerinin amansız savunucusu etekler, bu sezon tüm defilelerde arz-ı endam ederek “Yaşasın Özgürlük” sloganları attılar.

20’li yıllara kadar fazlasıyla seksi kabul edildikleri için kadınların kabarık elbiselerinin altında gözlerden gizlendi bacaklar. I. Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da ortaya çıkan ‘flapper’ adlı özgür gençler sayesinde etek boyları kısalmaya başladı. Bacaklarını ortaya çıkaran etekler giymeye başlamaları, kadınların özgürleşmelerinin ilk göstergelerinden biri oldu. Moda tarihçisi James Laver 1968 yılında mini eteğin kadınların özgürleşmesindeki son nokta olduğunu söyledi. Laver’a göre, uzun ve kabarık elbiseler kadınları eve bağlamıştı. Etek boylarının kısalması onların ekonomik özgürlüklerini kazanmaları anlamına geliyordu.
Kadınların özgürlük savaşçısı eteklerin birçok farklı modeli bu sezon moda tasarımcılarının koleksiyonlarındaki yerini aldı. Kum saati görüntünün yaratıcısı yüksek bel ve diz altı etekler, sezonun feminen silüetinin anahtar parçaları oldular. Kloş ve kabarık etekler, bu yıl altmışıncı yaş gününü kutlayan Dior modaevinin kurucusu Christian Dior’un yarattığı ‘New Look’ görüntüsünün modern yorumları olma özelliğini taşıdı. Mini etekler 60’lı yıllara selam ederken, pilili etekler de ünlerini borçlu oldukları Marilyn Monroe için beş dakikalık saygı duruşunda bulundu.

All 08

Vahşi moda sizi çağırıyor


Her sezon birçok farklı dönemi ve mekanı ziyaret eden modanın kış sezonundaki duraklarından biri vahşi doğaydı. Modanın doğayla birlikteliğinin kanıtı kürkler oldu.

İlkçağlarda yaşamış olan atalarımız ısınmak için kullanırlardı kürkü. Vahşi doğanın zorlu koşullarında hayatta kalmak için hayvanların postlarına ihtiyaçları vardı. Orta Çağ’a gelindiğinde kürk, bir sosyal statü göstergesi haline geldi. Aristokrat kadınların elbiselerini süsleyen kürk çeşitleri, onların toplumsal hiyerarşinin hangi basamağında durduklarını gösterirdi. Ayrıca, krallar, imparatorlar ve diktatörler de üzerlerine kürk giyerek güçlerini görünür kılarlardı.
Prestij timsali kürk, bu sezon birçok moda tasarımcısının koleksiyonunu süsledi. İsmi gösteriş ve şaşaa kelimeleriyle eş anlamlı hale gelen İtalyan tasarımcı Roberto Cavalli’nin koleksiyonunda saten elbiselerin tamamlayıcısı kürkler oldu. Jean Paul Gaultier’nin kilt desenli mantolarının vaşak detaylar süsledi. Pucci, Marni ve Lanvin defilelerinde kürkün en yeni yorumu kürk yelekler çıktı karşımıza.
All 08

13/12/2007

Domestik ve modern


İngiltere’de düzenlenen Fashion Fringe yarışmasının finalistlerinden Abdul Koroma ve Andrew Jones ikilisi “Ümitsiz Evkadınları”ndan aldıkları ilhamla modern kadınlar için tasarımlar yapıyor.

Moda tasarımcısı olmaya ilk olarak ne zaman karar verdiniz?
Andrew: Modacı olmaya karar verdiğimde 10 yaşındaydım. Bir ara fikir değiştirip grafik tasarımcısı olmayı düşünmüş olsam da 16 yaşında kesinlikle moda okumak istediğimden emindim.
Abdul: Benim hikayem biraz daha farklı. Mimarlık okumayı düşünürken seçtiğim moda derslerinden birinden o kadar etkilendim ki modacı olmaya karar verdim. Kendimi modaya daha yakın hissettim.
İtalya’da Max Mara’da çalışırken tanıdınız birbirinizi. Sonrasında bir araya gelerek tasarım yapmaya başlamanız nasıl oldu?
Andrew: Moda tasarımı eğitimimi bitirir bitirmez Max Mara’da çalışmaya başladım. Abdul’u oradaki üçüncü yılımda tanıdım. Oraya staj yapmaya gelen öğrencilerden biriydi. Aynı stüdyoda çalışırken çok iyi anlaşmaya başladığımızı fark ettik.
Abdul: Max Mara’da çalışırken ilerde birlikte tasarım yapma planları kurmaya başlamıştık. Kendi markamıza sahip olmadan dilediğimiz gibi tasarım yapamayacağımızı biliyorduk.
Max Mara nasıldı? Orada çalışmak neler kattı size?
Andrew: Max Mara çok iyi bir okuldu. Moda ve tasarımla ilgili birçok şeyi orada öğrendik. Uluslararası hedefleri olan büyük bir markayla çalışmak Londra’nın dünyanın merkezi olmadığını gösterdi bize. Londra’da yaşayınca insan modanın buradan ibaret olduğu fikrine kapılıyor.
Abdul: Alanının en iyilerinden biriyle çalışmak çok büyük bir şanstı bizim için. Orada jarse elbise tasarımından trençkot tasarımına kadar birçok farklı alanda deneyim kazandık. Kıyafetlerin nasıl yapıldığını orada öğrendik. Sadece tasarım değil, üretim anlamında da.
Bu öğrendiklerinizin sizin tasarımlarınıza yansıması nasıl oldu?
Andrew: Tasarımlarımızda el işi kullanıyor olsak da daha endüstriyel bir şekilde üretilmelerine özen gösteriyoruz. Bu da Max Mara’nın bize kazandırdığı vizyon sayesinde gerçekleşti. Endüstriyel üretimi seçmemizin nedeni tasarımlarımızda romantik ve kırılgan bir havadan çok modern bir görüntüye önem vermemizden kaynaklanıyor.
Abdul: Eski terzilerin kullandığı teknikleri de uyguluyoruz fakat tasarımlarımızda yakalamak istediğimiz modern ruhu modern üretim teknikleriyle elde ediyoruz.
Tasarımlarınız için eski moda detayların modern yorumu diyebiliriz o zaman.
Andrew: Kesinlikle. Tasarımlarımızda ancak eski bir masa örtüsünde bulabileceğiniz bir detay yakalayabilirsiniz ama bu, tüm tasarım felsefimizin eskinin yorumuna dayalı olduğu anlamına gelmez.
Abdul: Eskiye dair küçük detaylar kullanmayı seviyoruz. Vintage parçalara bakarak hoşumuza giden detayları çıkarıyoruz. Bunların yer aldığı modern kıyafetler tasarlıyoruz.
Markanızın isminin 'Modernist' olmasının nedeni de bu mu?
Andrew: Evet. Birçok modacının yaptığı gibi vintage parçaları kopyalamak yerine onlardan küçük detaylar alarak tamamen modern kıyafetler tasarlıyoruz. Tasarımlarımıza bakıldığında “Bu 1950’lerin ruhunu taşıyan bir elbise,” denmesini istemiyoruz. Yani, tasarladıklarımızın belirli bir döneme atıfta bulunmamasına özen gösteriyoruz.
Abdul: Tasarımlarımızda tek bir referans noktamız yok. Bir tek dönemin ruhunu yansıtan kıyafetler tasarlamıyoruz. Bunun için de 'Modernist'iz.
Peki, vintage kıyafetlere olan bu yoğun ilgiyi neye bağlıyorsunuz?
Andrew: Moda dünyası halen vintage’ın yeniden yorumlanması döneminin içinde. Bu yeniden yorumlama tasarımlar vintage parçaların birebir kopyası olmadığı sürece olumlu çünkü vintage’ın en önemli özelliği eski tekniklerle tasarlanmış olması.
Abdul: Zaten vintage’a olan ilgi de insanların farklı görünme arayışından kaynaklanıyor bence.
İki kişi tasarım yapmak tek başına özgürce tasarım yapmaktan daha zor değil mi?
Andrew: Tek başına tasarım yaparken her şeyin bir kişiye bağlı olması fikri çok güzel. İki kişi çalışmanın zor yanları var tabi ki fakat biz çok iyi anlaştığımız için beraber tasarım yapmaktan keyif alıyoruz.
Abdul: İki kişi tasarım yapmak yanınızda daima fikir alışverişinde bulunabileceğiniz, size destek olan birinin olması demek.
İngiltere’deki yeni yetenekleri keşfetmek üzere düzenlenen Fashion Fringe yarışmasına katıldınız ve finalistlerden biri oldunuz.
Andrew: Fashion Fringe çok heyecan verici bir tecrübeydi. Yarışma öncesinde kendi markamızı yaratabileceğimize dair ümidimiz yoktu.
Abdul: Yarışmayla birlikte hayalimiz gerçek oldu diyebiliriz. Markamızı yaratmak ve kendi tasarımlarımızı yapmak en çok istediğimiz şeydi.
Fashion Fringe hayatınızda neleri değiştirdi?
Andrew: O günden bu yana o kadar çok şey değişti ki hayatımızda.
Abdul: Koleksiyonumuzu Londra Moda Haftası’nda sergileyip Fashion Fringe’in finalistlerinden biri olduktan sonra özel müşterilerimiz olmaya başladı. Sipariş üzerine özel dikim kıyafetler tasarlıyoruz bu müşterilerimiz için. Böylece, koleksiyonda olmayan, sadece onlar için tasarlanan kıyafetlere sahip oluyorlar.
Fashion Fringe koleksiyonunuza neden “Domestic Bliss” ismini verdiniz?
Andrew: Koleksiyonu hazırlamaya başlamamız “Desperate Housewives”ın yayınlanmaya başlamasıyla aynı döneme rastladı. Domestik kadınların kullandığı masa örtüsü, önlük gibi şeylerden ilham aldık. Aynı zamanda mavi yakalı işçi sınıfının giyim tarzından da etkilendik. Bunların hepsinin bir araya gelmesi bizim koleksiyonumuzun çıkış noktasını yarattı.
Abdul: İşçi sınıfının geleneksel renginin mavi olması nedeniyle koleksiyonun renginin de bu olmasına karar verdik. Ayrıca, mavi feminen bir renk olarak algılanmaz hiçbir zaman. Feminenlik ve maskülenlik kavramlarını sorgulamak için de bu rengi seçtik. Sonuçta, tamamen mavi bir koleksiyon çıktı ortaya.
Sonbahar-kış koleksiyonunuzda nasıl bir sürprizle karşımıza çıktınız?
Andrew: Bu koleksiyonun ismi, R.S.V.P (L.C.V). Tamamen gece şıklığını yansıtan bir koleksiyon oldu. Yine maskülen bir öğeyi ele alıp onu feminenleştirdik. İlham kaynağımız bir smokin oldu.
Abdul: Biz feminenliğe farklı bir şekilde yaklaşıyoruz. Tasarımlarımızda romantik bir feminenlik havası göremezsiniz. Tasarladıklarımızla insanları şaşırtmayı ve düşündürmeyi seviyoruz.
Nasıl bir kadın için tasarlıyorsunuz kıyafetlerinizi?
Andrew: Chloe Sevigny gibi tarz sahibi bir kadın diyebilirim.
Abdul: 1950’lerde yaşıyormuş gibi görünmeyen bugünü yaşayan ve bugüne göre giyinen kadınlar. Günümüzü nostaljiye yeğleyen kadınlar kesinlikle.
Günümüz moda dünyası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Andrew: Bu soruya dikkatli cevap vermeliyiz. Londra sokaklarından birinde yürürken faili meçhul bir cinayete kurban gitmek istemiyorum (Gülüyor). Birkaç tane çok iyi tasarımcının dışındakilerin sadece taklitçi olduğunu düşünüyorum.
Abdul: Moda dünyasının gerçek tasarımcıları, Nicholas Ghesquiere, Yves Saint Laurent, Stefano Pilati gibi birkaç isim.