05/04/2007

Nergis bahçesi



Rupert Sanderson her birine farklı bir nergis çeşidinin ismini verdiği ayakkabılar tasarlıyor. Londra’daki gözlerden uzak mağazası 1950’lerin zarafetine ev sahipliği yapıyor.

Nasıl karar verdin ayakkabı tasarımcısı olmaya?
1998 yılına kadar büyük bir reklam firmasında yönetici olarak çalıştım. Bu işi hayatımın sonuna kadar yapmak istemediğimi fark ettiğim noktada istifa ettim ve Cordwainers College’da ayakkabı tasarımı okumaya başladım. Ardından İtalya’ya gidip Sergio Rossi ve Bruno Magli ile çalışmaya başladım.
Müthiş cesur bir karar vermişsin. Kaç yaşındaydın işini bıraktığında? 32 yaşındaydım. Eğer bu adımı atıp tasarım okumasaydım hayatım boyunca pişmanlık duyacaktım. Ben de hayallerini ve gerçekte ne yapmak istediğini anlatıp duran sıkıcı insanlardan biri olacaktım. İnsanlar isteklerini “1 yıl sonra yaparım” diyerek sürekli erteliyor ve bu istekler hiçbir zaman gerçekleşmiyor.
Peki neden ayakkabı tasarımına yöneldin?
Aslında tam bir açıklaması yok bunun. Her zaman kadın ayakkabılarını büyüleyici bulurdum. Ayakkabı tasarımının da bir çeşit mimari olduğunu düşünüyorum. İyi tasarlanmış bir ayakkabı, kadının siluetinde inanılmaz bir değişiklik yaratabilir.
Bruno Magli ve Sergio Rossi gibi köklü isimlerle çalışmak nasıldı?
Tek kelimeyle muhteşem. Çoğu tasarımcı atölyede vakit geçirmekten hoşlanmaz. Bense İtalya’da sabahtan akşama kadar bütün günümü atölyede geçirdim. İnanılmaz bir tecrübe oldu benim için.
Tüm tasarımlarında 1950’lerin elegan ve kadınsı ruhu var. Sen nasıl tanımlıyorsun tasarımlarını?
Seksi ayakkabılar tasarlamıyorum. Zarif ve feminen, tasarımlarımı en iyi ifade eden iki sözcük.
Sade ve şık tasarımlar yapmak oldukça zordur. Nedir sırrın?
1950’ler benim ilham perim. Bu dönemi ümit ve iyimserlik dönemi olarak adlandırıyorum. Savaş sonrası dönemin ihtişam ve estetiğini çok etkileyici buluyorum. Bu dönemde İngiltere’de ciddi değişimler gerçekleşti. 1951 yılında savaşın sıkıntılarının ardından dizayn ve gelişimi desteklemek için 'The Festival of Britain' düzenlendi. Bu festival, yaratıcılık döneminin başlangıcının habercisi oldu. Ayrıca, 50’lerde tüketimin, promosyon ve ünlülerin desteği olmadan gerçekleşmiş olması da inanılmaz buluyorum.
Bugünkü tüketimin tamamen reklam ve ünlülere dayalı olduğunu göz önüne alırsak gerçekten de inanılmaz.
Bunun daha ne kadar böyle devam edeceğini merak ediyorum açıkcası. Tasarladıklarını ünlü insanlar yoluyla pazarlamakla yaptığın işin ruhunu kaybettiğini düşünüyorum. Ünlü isimlere tasarlamaktansa daha zevk sahibi kişilere tasarlamayı tercih ederim. Dergilerde yer alan “Şu ünlü isim Rupert Sanderson’ın tasarımlarını giyiyor,” haberlerinden de hoşlanmıyorum. Moda yazarlarının tasarımlarımdan övgüyle söz etmesi çok daha önemli benim için.
Hayalindeki müşteri kim? Tasarımlarını kimin için yapıyorsun?
Zevk sahibi ve kendini bir ayakkabıyla şımartmanın ötesinde tasarımlarmın ruhunu anlayabilen herkes için. Ve tabi sadece ünlü bir ismin ayağında gördüğü için Bond Street’e gidip bir çift Gucci ayakkabı almayanlar için.
Rupert Sanderson’ın daha niş bir marka olmasını istiyorsun sanırım. Mağazanın Bond Street’in arka sokaklarından birinde yer almasının sebebi de bu mu?
Kesinlikle. İnsanların mağazıyı arayıp bulması fikri beni çok heyecanlandırıyor. Bir işi niş kalarak da yürütebilirsiniz. Benim işime para yatırıp bundan para kazanmaya çalışan insanlardan rahatsız oluyorum. Bir sürü mağazalar açarak beni büyütmek istiyorlar ama ben yavaş ilerleme taraftarıyım. Ne kadar hızlı yükselirsen, düşüşün de o kadar hızlı olur.
Topshop’da tasarımlarından birinin kopyası satılıyor. Bundan rahatsızlık duyuyor musun? Yoksa sen de Coco Chanel gibi “Kimse beni kopyalamağında gözyaşlarına boğulacağım” diyenlerden misin?
Kesinlikle Chanel’in dediklerine katılıyorum. Kopyalanmayı tercih ederim çünkü bu, yeterince ilgi çektiğimin göstergesidir. Bunun, en ucuz reklam ve tanıtım aracı olduğunu düşünüyorum.
Her tasarımına isim anneliği yapan nergisler neyi temsil ediyor?
Nergis, bana İngiltere’nin uzun kış mevsiminin ardından gelen baharı hatırlatır her zaman. Bir anlamda ümidin çiçeği benim için. Tasarladığım ayakkabıların isimlerini bir kitapçıda bulduğum 1954 yılından kalma ‘Classified List of Daffodil Names’ adlı kitaptan buluyorum. Kitapta 18.000 farklı nergis ismi var.
İnsanların seni “Yeni Manolo Blahnik” olarak tanımlaması konusunda ne düşünüyorsun?
Bunun tembel gazetecilerin işi olduğunu düşünüyorum. Bir bakıma yaptığım işe sayısızlık olarak görüyorum. İnsanların kafasında birkaç ayakkabı tasarımcısı isminden daha fazlasına yetecek kadar yer var.
Marilyn Monroe “Yüksek topukları kimin icad ettiğini bilmiyorum ama kadınlar ona çok şey borçlu,” demişti. Sen tercihini topukludan mı yoksa düz ayakkabıdan mı yana kullanırsın?
Topuklu ayakkabı kadının tüm siluetini değiştirme gücüne sahip. Topuğun şekli değiştikçe kadınların duruşu da değişir. Bunu çok etkileyici buluyorum. Topukluların çok çekici bir görüntü ortaya çıkardıkları bir gerçek ama kadınların düz ve şık ayakkabılara da ihtiyacı var. Babetlerin skinny jean'lerle giyilmesi trend'ineyse tamamen karşıyım. Hiç feminen değil bence.
Kimin tasarımlarını beğeniyorsun?
Christian Louboutin müthiş tasarımlar yapıyor. Her tasarımın bir ruhu var. Eskilerden ise Salvatore Ferragamo’yu çok beğeniyorum. Savaş zamanında bile tüm zorluklara rağmen tasarım yapmaya devam etmesi çok etkileyici.
Kış sezonunda bizi neler bekliyor?
Artık yaz sezonu ile kış sezonu arasındaki çizgi tamamen ortadan kalktı. Kış koleksiyonumda burnu açık ayakkabılar ve sandaletler var. Bunun güzel birşey olduğunu düşünüyorum. Sezonlar için tek bir trendden bahsetmek mümkün değil.
Tasarımlarını İstanbul’da satmayı düşünüyor musun?
Kasım ayında kız arakaşımla birlikte İstanbul’a tatile gittik ve ben şehre aşık oldum. Özellikle Boğaz ve Taksim inanılmaz güzeldi. İstiklal Caddesi’nde Robinson Crusoe kitapçısı ve Markiz pastanesi çok etkileyiciydi. Tasarımlarımın İstanbul’da satılmasını çok isterim.

http://www.rupertsanderson.co.uk/
33 Bruton Place
Mayfair London W1J 6NP

No comments:

Post a Comment